Şeytanın enerjiyle ilişkisi var mı? Bioenerji cinlerle mi yapılır? Cinnî şeytanlar insanı etkiler mi? Negatif enerji şeytanî olabilir mi? Bioenerji neden iyileştirir? Şeytan hastalığa sebep olur mu? Enerji uygulamaları şifa verir mi? Şeytan bedene yerleşir mi? Günah insan bedenini etkiler mi? Tevbe ve istiğfar şifaya vesile mi? Sadaka hastalığa şifa olur mu? Enerji uygulamaları şirk içerir mi? Şeytanî enerji nasıl anlaşılır? Reenkarnasyon iddialarının kaynağı nedir? Şifa uygulamaları insanı şirke götürür mü?
Bu Bölümün Konu Başlıkları
Cinni Şeytanlar ve Enerji İlişkisi
Bioenerji ve Diğer Uygulamalarda Neden İyileşme Oluyor?
Hinduizm, Budizm Misyonerliği ve Şamanizm’e Geri Dönüş
Cinni Şeytanlar ve Enerji İlişkisi
Bioenerji konusunda, uygulayıcılar arasında tartışılan bir konu da işin cinlerle ilişkisinin olup olmadığıdır. Bu konuda bir kısmı, kesinlikle cinlerle alakası yok derken bir diğer grup da cinlerle çalıştıklarını iddia etmektedir. Cin musallatı konusunda, Türkiye’de önemli bir yere sahip olan bir danışmanın “Bioenerji denilen şey tamamıyla cinlerle ilişkili. Biz, insanlar korkmasın diye, kibar bir isimle bioenerji diyoruz.” sözünü, bir işi ortağı paylaşmıştı.
Bu konuda İslami, temiz enerji aktardığını iddia eden bir uygulayıcının, iki farklı Instagram yazısını paylaşmak istiyorum:
“İslami Bioenerji ekolü farkımızla; dualarla, Esma’ul Hüsnalarla ve ayetlerle okumalar yaparak, tıkanan enerji kanallarının açılmasına vesile oluyoruz, şükürler olsun. Bioenerji varlıklarla yapılmaz. Tamamen Rabbimizden gelen, doğal bir enerjidir. Bilimsel olarak da kanıtlanmış bir enerjidir. O yüzden tüm dünyada kabul görür. Sanılanın aksine oldukça pozitif ve temiz bir enerjidir. ‘Varlıklarla bioenerji çalışıyorum.’ diyen insanlar, gerçek bioenerjistler değildirler. Sadece bioenerji ismini kullanarak gelir elde etmeye çalışırlar.”
Uygulayıcı, bu ilk paylaşımında, bioenerjinin varlıklar (cinler) ile herhangi bir alakasının olmadığını, varlıklarla çalıştığını söyleyenlerin ise gerçek bioenerjistler olmadığını iddia etmesine karşın, birkaç ay sonra yaptığı paylaşımda ise fikrini değiştirmiş görünmektedir. Bu defa şeytani enerjilerin de var olduğundan, bioenerji uygulamalarında şirk unsurlarının olabileceğinden, uygulayıcıların ancak %5’inin, rahmani ve şirk içermeyen İslami enerji uyguladığından bahsederek buradaki karmaşayı gözler önüne sermektedir.
“Bioenerji, yani enerjiler ikiye ayrılır; rahmani enerjiler, şeytani enerjiler.
Rahmani enerjiler, Kur’an-ı Kerim okumamız ve İslam'ın bize helal kıldığı, öğütlediği şeylerdir.
Bununla beraber bizim konumuz, ehli sünnet itikadı doğrultusunda, şirke dikkat ederek yapılan enerji çalışmalarıdır. Lakin bunu yapan kişiler, 100 kişiden 5 kişiyi oluşturacak kadar az bir kesimdir.
Bu alanda, her geçen gün eğitim alanların da arttığını göz önüne alırsak bu, oldukça dikkatli olunması gereken bir konudur. Gerçekten aileden ocaklığı olan ya da temiz bir enerji eğitimi alan kişiler buna dâhildir. Belli başlı kişilerin verdiği bioenerji eğitimini ben, tasvip etmiyorum. Burada o kişilerin ismini elbette veremem. Çünkü bu kişiler oldukça ilerlemiş kişiler.
Enerji alanının, güzel bir şifa vesilesi olduğu kadar, eğer dikkat edilmezse ve şirk boyutuna önem verilmezse de dinî anlamda bizi zedeleyebilecek bir alana sahip.
Bu yüzden Esma’ul Hüsna ve Kur’an-ı Kerim okumalarıyla, bioenerji çalışması yapıyoruz. Bu yaptığımız çalışma, bir nevi rukyeye giriyor. Bu sebeple de İslam üzerine çalışmış oluyoruz. Şükürler olsun.
Fakat her bu şekilde çalışma yapıyorum diyen her kişi de rahmani enerjiye sahiptir diyemeyiz.
Aylar önce, ağzından Allah kelimesini düşürmeyen bir kişinin, varlıklarla çalıştığını hissettiğimden beri ben de bu yolda oldukça temkinli yol almaya ve sizleri uyarmaya gayret ediyorum. Bunu öğrenme sürecimi de bir gün paylaşırım inşallah.”
Daha önce şeytanın insana ilham vermesi (vahyetmesi) konusunu işlemiştim. Şeytanın, insana tesiri sadece kötülük telkini yönüyle midir? Bundan başka tesir alanları var mıdır? Varsa bu ne şekilde olmaktadır?
Son yıllarda, benim de içinde yer aldığım, az sayıda uygulayıcı tarafından takip edilen, yeni bir çalışma ve araştırma programından bahsetmek istiyorum. Sayıları birkaç on bini geçen seans ve danışmanlıklarda, şeytanın insana tesirinin sadece günah işletmekle sınırlı olmadığını tecrübe ediyoruz.
Bedende, enerji uygulayıcılarının ve danışanlarının hissettiği bir negatif enerji vardır. Üçüncü bölümde, bilimsel olarak bedende tespit edilen bir enerji akışının olduğunu ama bir insandan bir başka insana enerji transferinin ise bilimsel olarak kanıtlanamadığını açıklamıştım. Var olan bu enerjilerin, iddia edildiği gibi çakra bölgelerinde hatta daha farklı bölgelerde de yer aldığı, yapılan çalışmalarda ortaya çıkmaktadır. Ama bu sanılanın aksine çakralardaki enerji döngüsünün bozulması ve bir kısım (batıl) ritüellerin uygulanmasıyla temizlenecek veya dengelenecek bir yapıda değildir. Peki nedir bu negatif enerji? İnsan bedeninde ve psikolojisinde ne tür etkilere sahiptir? Bu negatif enerjilerden nasıl kurtulabiliriz?
Peygamber Efendimiz (sav), her insanın kalbinde bir melek bir de şeytanın olduğundan bahsetmektedir.
“Sizden hiç kimse yoktur ki ona, biri şeytandan diğeri melekten olmak üzere yanından ayrılmayan iki ‘karin’ tevkil edilmemiş (görevlendirilmemiş) olsun!”
“Size de mi ey Allah’ın Resulü!” denildi.
“Bana da!” buyurdular. “Ancak Allah ona karşı bana yardım etti de o bana teslim oldu. Artık o, bana hayırdan başka bir şey emretmiyor!”[1]
Günah ve şeytanın insan üzerindeki etkileri, üzerinde çalışılması gereken olgulardır. Şeytan ve avenesi, Kur’an-ı Kerim’in ifadeleriyle; insanları, onların kendisini göremeyecekleri bir cihetten görür, sırat-ı müstakim üzerine oturup insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından yanaşır,[2] Allah’ın emirlerini çiğneyip haramları işlemeye sevk eder,[3] insana vesvese verir,[4] kötülükleri süsleyip güzel gösterir,[5] kötü düşünce verir, kötülüğe teşvik eder,[6] dürtükler,[7] fısıldar,[8] iyi işleri yapma iradesini etkiler, unutturur,[9] uyuşukluk verir, sıkıştırır, boş kuruntulara sürükleyip yalancı vaatlerde bulunur,[10] hile ve tuzaklar kurar,[11] düşmanlık ve kin duygusu verir,[12] haset ettirir,[13] insanların arasına düşmanlık atıp onları birbirine düşürür.[14]
Ayrıca Kur’an’da, şeytanın haksız kazanç elde ederek haram lokma[15] ve faiz yeme,[16] insanların birbirlerine güzel söz söylememeleri sebebiyle sosyal ilişkileri bozma,[17] körü körüne ataları taklit etme,[18] bir haberin kaynağını araştırmadan, yalan yanlış şeyleri toplum içinde yayma,[19] gereksiz yere saçıp savurarak israf etme,[20] bilgisizce tartışma,[21] barışı bozma,[22] homoseksüellik,[23] lezbiyenlik,[24] zina[25] gibi eylemlerle, cinsel sapkınlıkta bulunma,[26] gösteriş için yardım etme,[27] içki içme ve kumar oynamaya yöneltme,[28] cimriliğe sürükleme[29] vb. yönlerden de telkinlerine dikkat çekilmektedir.
Yukarıda geçen “karin” hadisinden anladığımıza göre doğuşta kalbimize melekle beraber yerleştirilen şeytandan başka şeytanların da bizlere musallat kılındığını Kur’an bize haber vermektedir.
"Kim Rahman'ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytanı (musallat ederiz) sardırırız da artık o, onun yanından ayrılmaz ve devamlı kötülükleri telkin eden bir arkadaşı olur.”[30]
Rahmanın zikrinden kasıt, Kur’an’ın kendisidir. Yüz çevirmekten kasıt ise Allah’ın kitabındaki emir ve yasaklarından yüz çevirmek yani farz kılınanları yapmamak ve yasaklanan günahları işlemektir. Emredilen bu farzların yapılmaması veya yasaklanan günahların işlenmesi tevbe ve istiğfar, bazı durumlarda da kefaret gerektirir. İnsanın günahına tevbe etmemesi durumunda ise kişiye:
“Öteki kişiliğini oluşturmak üzere, (kalıcı) yanından ayrılmayan, uydusu hâline geleceği, gölge gibi takip eden, can yoldaşı olacak, sürekli olarak kötülükleri telkin eden, bir şeytani dürtü, bir şeytan ordusu; (nukayyid) gönderileceği, sardırılacağı, yanından ayrılmayacağı, üzerine kabuk gibi sardırıp bağlatılacağı, musallat edileceği, salınacağı, zincir ile bağlanacağı, verileceği, takılacağı, yoldaş ve yakın dostu olacağı ifade edilmektedir.”[31] Bu ifadeleri 20’ye yakın mealden çevirmenlerin aynı kelimeye vermiş oldukları tercümelerden derledim.
Yine Şuara suresi 221 ve 222. ayetlerde;
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler (onlara kötülüğü telkin ederler).” buyrulmaktadır.
Bilindiği üzere şeytan, cinler tayfasındandır. Bu ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, günaha tevbe edilmemesi ile birlikte insana bir cinni şeytan musallat edilmektedir. Evrende ve tabiatta var olan her varlığın bir mekânı vardır. İnsana musallat edilen bu cinni şeytanların da yerleştikleri bir mekânları olmalıdır. Bu ise bedenin kendisidir. Elbette ki bu musallat olma keyfîlik ve rastgelelik içerisinde olamaz. Evrende her var olana, bir ilim çerçevesinde, belli yetki ve izinler verilmiştir. Mikro plandan makro âleme kadar tüm varlıklarda belirli bir düzen ve görev silsilesi bulunmaktadır.
Günah sebebiyle insana musallat edilip bedene yerleşmesine izin verilen bu cinni şeytanların da bedende, kendilerine tahsis edilen bir mekânları ve kişiyi etkileyebilecekleri belirli, sınırlı, kontrollü izin ve ruhsatları olmalıdır. Aksi takdirde yaratıldığı günden beri, insanı kendisine düşman edinen şeytanın, sınırsız bir yetki ile delirtmeyeceği ve cehenneme layık hâle getirmeyeceği kimse kalmazdı. Belirli yetki ve ruhsatlarla, bedene yerleşmelerine izin verilen şeytan; günahın çeşidine göre kişinin fiziksel bedenine, karakterine, psikolojisine, aile hayatına ve parayla olan ilişkisine, belirli oranlarda tesir edebilmektedir. Ben burada, sadece fiziksel bedene olan tesirinden bahsetmek istiyorum. Diğerlerini başka bir çalışmamda irdeleyeceğim inşallah.
Cinni şeytanlar ateşten yaratılmıştır. “Cine gelince, onu da (insandan) daha önce, (vücudun gözeneklerine) nüfuz eden kavurucu ateşten yarattık.”[32] Elmalılı Hamdi Yazır, ayette geçen “es-semum” kelimesini şöyle tefsir eder: “Semum gözeneklere nüfuz edici veya zehirleyici anlamına gelir. Cinlerin ateşten yaratılmış olması; onların, insanın gizli deri gözeneklerinden vücuduna girecek, onu zehirleyecek, yakacak bir nitelikte olduğunu işaret eder.”[33]
Dr. Haluk Nurbaki ise cinler hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Cinler, dumansız ateşten yaratıldıkları için değişik kalıp ve şekillere girebilirler. Onlar radyasyon gibi yaşayan, enerjinin değişik bir şeklidir.”[34]
Ateş tahrip etme gücüne sahip, negatif bir enerji kaynağıdır. Yakar, eritir, tahrip eder ve küle çevirir. Âdeta radyasyon gibi, negatif bir enerji kaynağı olarak (cinni) şeytan, yerleştiği noktada hücreleri tahrip etmeye başlamakta ve kronik hastalıkları oluşturmaktadır.
Yapılan çalışmalarımızda, günah sebebiyle bedene giriş yapan cinni şeytanların, 30’a yakın yerleşke noktası tespiti yapılmıştır. Bazı yerleşke noktaları, sadece tek bir merkezde olmayıp bir hat olarak uzanmaktadır. Örneğin faiz sebebiyle insana musallat kılınan şeytan, sağ omuz trapez bölgesinden sol böbreğe, oradan da sağ ayak baldırına doğru uzanan bir enerji akımıdır.
Bu yerleşke noktalarındaki enerjinin, başka bir kişi tarafından toplanıp çekilmesi ile kişi, çekilen yöne doğru kontrolsüzce meyletmekte ve bunu engellemekte zorlanmaktadır. Bazı bioenerjicilerin videolarında da benzeri manzaraları görmek mümkündür. Ayrıca bu yerleşke noktalarına baskı yapıldığında kişi, şiddetli acı duymaktadır.
Bu cinni şeytanlar seanslarda, sadakalar yoluyla korkutularak ve enerji noktalarına yapılan baskılarla zaman zaman konuşturulmak suretiyle, kişilerin yarı trans hâline geçmesi sonucunda dile gelip konuşturulabilmektedir. Bu konuşmalarını, bir kısım rukye uygulayıcılarının videolarında izlemek mümkündür. Hatta bu konuşmalar sadece İslam dünyasında örneklendirilmekle kalmayıp benzerleri, Rahip Bob Larson gibi, bir kısım Hristiyan exorsistlerin (şeytan çıkarma ayinleri yapan rahipler) çalışmalarında da görülmektedir. Bu videoları izleyince, bioenerji uygulayıcılarının görüştüklerini ve şifa uygulamaları konusunda bilgileri aldıklarını söyledikleri ruhsal manevi rehberlerin kim olduğu daha iyi anlaşılabilecektir.
İntikal eden kronik fiziksel hastalıklar, psikolojik rahatsızlıklar, kişisel ve ailevi sorunlara yönelik tevbe, istiğfar ve sadaka merkezli tavsiyelerde bulunulan, yeni bir çalışma metodu takip edilmektedir. Örneğin, kürtaj sebebiyle gelen şeytan rahim bölgesine, zekât vermemek veya eksik vermekten gelen böbreklere, isyan etmekten gelen göğüs bölgesine, faizden gelen sol böbreğin altına, bedduadan gelen sırta, gıybet ve iftiradan gelen boğaz ve çene bölgesine, şirkten gelen başın üst kısmına yerleşmektedir. Bu yerleşke noktaları çakra ve nadiler ile bir anlamda uyuşmaktadır.
Kişinin günahından tevbe etmesi ve bu günahının affını umarak sadakalar vermesi ile birlikte yerleşke noktalarındaki bu enerji kalkmaktadır. Artık, enerjinin toplanması söz konusu olmamakta veya yerleşke noktasına baskı yapılması ile herhangi bir acı ve etki hissedilmemektedir. Çünkü tevbe ve sadaka, vücudun o bölgesine yerleşmiş olan şeytanın ölmesine sebep olmaktadır. Bu durum Muhyiddin-i Arabi’nin Şeceret’ül Kevn isimli kitabında Hz. Peygamber’in (sav) şeytan ile konuşması olarak geçmektedir. Metinde Hz. Peygamber (sav) şeytana sormaktadır:
— Senin cismini ne eritir?
— Günahtan dönen kimsenin tevbesi.
— Ciğerini yakıp pişiren nedir?
— Gece gündüz, Allah’tan çokça bağışlanma dilemek.
…
— Peki sadaka verdikleri zaman hâlin nice olur?
— Sadaka veren kişi, eline testere almış da beni ikiye biçiyormuş gibi olurum.[35]
Zuhruf suresinin 36. ayetinin ifadesiyle “Size bir kabuk gibi sardırarak yapıştırırız.” olarak ifade edilen, enerji uygulayıcılarının aura olarak isimlendirdikleri, günah sebebiyle insana bir kabuk gibi bağlanan ve musallat olan şeytanın kendisi olduğunu tecrübe ediyoruz.
Tevbe ve sadakalardan sonra, kronik ağrılardan kansere, depresyondan ağır şizofreni vakalarına kadar birçok kronik, fiziksel ve psikolojik rahatsızlığın, kalıcı olarak iyileşmesi konusunda olumlu sonuçlar elde edilebildiği, benim gibi bu az sayıdaki danışman tarafından tecrübe edilmektedir. Mesela kişinin alıp verdiği faizleri hesaplayıp bunların affı niyeti ile sadaka vermesiyle birlikte, birçok mide ve bağırsak hastalığının iyileşmesi söz konusu olmaktadır. Çünkü bedendeki hasta edici unsur kaldırılmıştır. Peygamber Efendimiz’in (sav) "Size derdinizi ve devasını bildireyim mi? Dikkat edin! Sizin derdiniz günahlar, devanız da istiğfardır.”[36] beyanı, bu konuda bize ışık tutmaktadır.
Seanslarda kendi anlatımlarına göre yaşları yüzler hatta binlerle ifade edilen ve günahlar yoluyla bedene girmiş bu cinni şeytanlar, tek bir insan için görevlendirilmezler. Eğer bedeninde bulundukları kişi, günahına tevbe etmeden ölürse, onun bedeninden çıkarak kendilerine verilecek yeni görevi beklerler. Aynı şekilde günaha girip tevbe etmeyen bir başka kişinin bedenine girerek, bu defa o kişinin hayatını etkilemeye başlamaktadırlar. Bu şekilde bir cinni şeytan, eceli gelinceye kadar, birçok bedeni dolaşmaya devam etmektedir. Ama bazen bu ecel, bulunduğu bedenin sahibinin günahına tevbe ve istiğfar ederek sadaka verip kefaretleri yerine getirmesi ile erken gelmektedir.
Her iyiliğin sadaka olduğunu ifade eden Peygamber Efendimiz (sav), yoldaki bir taşı kaldırmanın, mümin kardeşine gülümsemenin dahi sadaka olduğunu söylemektedir. Ayrıca “Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin.”[37] sözü ile sadakanın hastaların tedavisindeki önemine değinmiştir. Son yıllarda iyilik üzerine yapılan çalışmalarda, başkalarına iyilik yapmanın daha az hastalanma ve tedavi olma sürecindeki olumlu sonuçlarına ulaşılmıştır.
Yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlara göre:
“Nezaket, iyi hissettiren hormonların salgılanmasını sağlar. İyilik yapmak, mutluluk ve huzur duygularından sorumlu hormonlar olan serotoninini ve oksitosini artırır. Böylece insanı, zor durumlarla başa çıkmak için daha donanımlı hâle getirebilir. Aynı zamanda, fedakârlık yapmanın da rahatlamaya neden olan endorfin salgıladığı tespit edilmektedir. Araştırmacılar, nazik insanların, daha yüksek öz saygıya ve öz yeterlilik duygusuna sahip olduğunu buldular.
British Columbia Üniversitesinde (UBC) mutluluk üzerine yapılan bir araştırmaya göre, olumlu duygulara sebep olan sosyal davranışların, bireyin neşeli ve huzurlu ruh hâllerini arttırdığı tespit edilmiştir.”[38]
Ray Hainer’ın “Yalnızlık Neden Kalbi Acıtıyor?” makalesinde bahsettiğine göre:
“Aile ve arkadaş ilişkileriniz güçlü değilse, kalp hastalığı riskiniz daha yüksektir. Başkalarına karşı nazik olduğunuzda güçlü, anlamlı ilişkiler ve dostluklar geliştirirsiniz. Daha iyi ilişkiler için iyi davranışlar; mesafelerin azalmasına, engellerin kalkmasına yardımcı olur. Yaşlanmanın iki ana unsuru vardır. Bunlar serbest radikaller (vücuttaki kimyasal atıklar) ve iltihaplanmalardır. Oksitosin, vücuttaki serbest radikallerin ve iltihaplanmanın seviyesini azaltır. Yine bu hormon sayesinde yaşlılık belirtileri geciktirilebilir.
Vücuttaki iltihaplanma; diyabet, kanser, kronik ağrı, obezite ve migren gibi her türlü sağlık sorununa neden olur. 57-85 yaş arası yetişkinler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, iyilik yapmaya istekli olmak, daha düşük iltihaplanmalara neden olur. Çünkü oksitosin hormonu iltihaplanmayı da azaltır. Aynı zamanda yaptığınız küçük iyilikler bile opioidlerin salınımını arttırabilir. Opioidler ise doğal ağrı kesici olarak görev yapar. Ağrıların azalması, mevcut hastalıkların etkisini de azaltabilir.”[39]
Umarım, seküler pozitivist anlayış üzerine kurulmuş olan bilim dünyası, ön yargılarını bir tarafa bırakarak, Rusya’nın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminde yaptığı gibi, metafizik kavramını bir defa daha ele alabilir. Gerçi Harvard Üniversitesinde kurulmuş olan “Initiative On Health, Religion And Spirituality” (Sağlık, Din ve Manevi Girişimi-Enstitüsü), bu anlamda çalışmalar yapmaktadır. Enstitü bünyesinde barındırdığı Hristiyan, Yahudi ve Müslüman bilim insanları ile dinî unsurların, fiziksel ve psikolojik hastalıklarla ilişkileri üzerine, üniversitenin hastanesi ile iş birliği içinde çalışmalar yapmaktadır.
Yine Endonezya, İslam Üniversitesinde öğrencilerle yapılan bir çalışmada, tevbe ve istiğfar neticesinde öğrencilerde; Sosyal Duygusal Sağlık, Kendine İnanç, Duygusal Yeterlilik, Ailevi ve Sosyal Çatışmalarla Başa Çıkabilme Becerilerinde olumlu sonuçlar kazanıldığı görülmüştür. Ayrıca anksiyete, kaygı ve depresyon gibi psikolojik sorunlarla başa çıkabilmede pozitif etkiler elde edilmiştir.”[40]
Şeytanın insana etkisinden bahsetmişken, reenkarnasyon konusunda verdiğim birkaç örneğe geri dönelim. Daha önceki yaşamında itfaiyeci olan hastanın, meşhur bir sanatçı hakkında konuşan çocuğun anlatımlarının doğru çıkması ve Dr. Eric Pearl’in annesinin bilmediği bir yabancı dili konuşması olaylarını hatırlayalım. Donna Eden da kitabında benzeri örneklerle konuyu irdelemektedir.
“Örneğin bazı çocuklar, konuşabildikleri zamandan itibaren, kendilerini çocuğa verilen isimle ve yerel koşullarla özdeşleşmeyen biri olarak hissettiklerini belli ederler. Pek çok vakada bu tip çocuklar, kimliklerine sahip olduklarını düşündükleri başka bir insan hakkında son derece belirleyici detaylar anlatırlar. Virginia Üniversitesinde psikiyatrist olan lan Stevenson, bu ‘geçmiş yaşam anılarından’ oluşan 2.600'den fazla vakayı bir araya topladı. O ve meslektaşları tüm dünyayı dolaştı, bu tip anılara sahip olduklarını bildiren yüzlerce çocukla görüştü ve sonra bildirilen çocuk ölümlerini inceledi. Vakaların çoğunda, Stevenson ve ekibi, adı verilen çocuğun gerçekten yaşamış olduğunu ve söz konusu çocuğun doğumundan önce öldüğünü doğrulamayı başardı. Genelde diğer veriler de örtüştü: Birey çocuğun söylediği kasabada yaşıyordu, çocuğun isimlerini saydığı akraba ve arkadaşları vardı ya da çocuğun söylediği ama hiçbir ilgisinin olmadığı bir meslekle uğraşıyordu. Sahtekârlığı önlemek için her türlü tedbir alınmıştı.
Bu bulgular pek çok şekilde yorumlanabilse de çocuk ve çocuğun ‘hatırladığı’ birey arasında daha ikna edici bir bağlantı, tesadüfi bir gözlem sırasında keşfedildi. Stevenson'ın araştırdığı vakaların yüzde 35'inde ya da 895'inde, çocuklarda doğum izleri veya doğum kusurları vardı. Çoğu vakada, bunlar hatırlanan insanın aldığı yaralarla örtüştü! Örneğin, karnından vurulduğunu hatırlayan üç yaşındaki bir çocuk, araştırma sonrasında anlaşıldığı üzere, gerçekten o şekilde ölmüş biri olduğunu iddia ediyordu. Dahası, çocuğun karnında küçük ve yuvarlak, sırtındaysa biraz daha büyük bir doğum izi vardı ve bu izler bir merminin girip çıkacağı yolla örtüşüyordu. Doğum izlerini içeren vakalar önemlidir çünkü onlar, çocuğun telepatik olarak bilgi alması veya ölen bireyin ruhunun çocuğun bedenini ‘ele geçirmesi’ gibi diğer paranormal açıklamaları hükümsüz kılarlar.
Bu bulgular, açıklanamayan fobilere, sorunlu çocuk-ebeveyn ilişkilerine, cinsiyet hoşnutsuzluğuna, sıra dışı çocukluk meraklarına ve bazen çocukluğun ilk dönemlerinde ortaya çıkan açıklanması imkânsız becerilere açıklık getirmeleri için kullanılırlar. Geçmiş yaşamlarla ilgili olarak pek çok insanın sorabileceği bir soru şudur: ‘Daha önce yaşadıysak, neden hatırlamıyoruz?’ Benim inancım, çocukların konuşmaya başladıkları andan itibaren geçmiş yaşamlarını unuttukları yönündedir. Unutmasalardı, bu tip anılar, diğer pek çok şeyle birlikte, bir kimlik oluşturma becerilerine engel olurdu. Stevenson, araştırdığı çocukların çoğunun beş ila sekiz yaşları arasında ‘hatırladıkları’ yaşam hakkında konuşmayı bıraktıklarını gözlemledi. Ayrıca geçmiş yaşam anıları doğrulanmış çocukların yarısından fazlasında, önceki yaşamın korkunç bir ölümle sonlanmış olması da ilginç bir noktadır. Belki de önceki yaşamda bir tamamlama hissine erişme fırsatı olmadığından, ruh eksik bir şeyle mevcut reenkarnasyonuna doğmuş olabilir.
Ben şifa seansları sırasında geçmiş yaşam anılarını tetikleme gayreti içine girmem ama ortaya çıktıklarında -ki gizli enerjilere müdahale ettiğinizde ortaya çıkmaları muhtemeldir- onlarla şu veya bu şekilde baş etmeniz gerekir. ‘Geçmiş yaşam’ okumaları konusunda kuşkucu olmak için iyi bir sebep vardır (çoğu araştırmacı, bir geçmiş yaşam okurundan diğerine gittiklerinde, hiçbir doğrulama elde edememiştir) ama bir seans sırasında canlı bir anı belirdiğinde, bazen hastanın geçmiş bir yaşamda tamamlanmamış veya bir sonuca bağlanmamış bir konuyu çözmeye çalıştığını düşünmekten daha mantıklı hiçbir şey olamaz. Böyle vakalar konusunda küçük bir klinik literatür olmaya başladı ve geçmiş yaşam anıları pek çok kez benim çalışmalarımda da kilit bir rol oynadı.
Böyle durumlarda faydalı bilgiler alırız. Hatta ben, her ne kadar geniş popülarite ve James Van Prah ve George Anderson gibi kanallar tarafından sağlanan etkileyici bilgilerle insanların zihinleri bu olasılıklara açılıyor olsa da pek çok insanın ‘diğer taraftan’ sezgisel yardım aldığının kabul gördüğüne inanıyorum.”[41]
Reenkarnasyona inananlar bu ve benzeri olayları inançlarına bir delil olarak sunmaktadırlar. “Komadan uyandı ve bilmediği bir yabancı dili konuşmaya başladı.” şeklinde veya benzeri haberler, zaman zaman medyada görülmektedir.
Burada olan şeyin şu olduğunu tecrübe ediyoruz: Birden fazla bedeni gezen cinni şeytanlar, uzun yıllar beraber yaşadıkları insanların dillerini öğrenmekte ve en gizli sırlarına kadar her hâllerine vakıf olmaktadırlar. Baba şeytan olan iblis tarafından, gizliliklerini muhafaza etmeleri emredilmiş ve bu bilgilerini, bir başka bedende sergilemeleri kendilerine yasaklanmıştır. Ama zaman zaman, özellikle reenkarnasyon inancına sahip kişi ve gruplarda, bu şekilde konuşmalarına izin verilmektedir. Böylece, reenkarnasyon inancına olan bağın kuvvetlenmesi sağlanmaktadır. Bedende yapmış oldukları doğum lekeleri de şeytanın oradaki hücreleri etkilemesi ile ilişkilidir. Bunu da ancak belirli şartlar altında gerçekleştirebilir. Bu konuyu ileride daha geniş bir şekilde yeni bir çalışmada irdeleyeceğim nasipse.
Bioenerji ve Diğer Uygulamalarda Neden İyileşme Oluyor?
İnsanın mahiyetinde beden, nefis ve ruh olmak üzere üç varlık tabakası bulunmaktadır. Ruh, yapısı itibarıyla Allah’ı tanımak, ahirete inanmak, kulluk görevini yapmak gibi güzelliği ve olgunluğu bulunan, yüksek ve onurlu olan şeylerden zevk alır. Ceset/beden/nefis ise bitki ve hayvanların da zevk aldığı yiyecek, içecek, evlenmek ve uyumak gibi fani şeylerden lezzet alır. Ruhun, cesede veya nefse galip olması demek, kişinin hayatı boyunca nefsinin aldığı lezzetleri değil, ruhunun aldığı zevkleri takip eden bir hayat formuna sahip olması demektir. Maalesef Müslüman toplumların her geçen gün; inanç boşluklarının artması, ibadetlerden uzaklaşması ve faiz, zina, zulüm, kürtaj gibi günahların yaygınlaşması ile gerek psikolojik gerekse kronik fiziksel hastalıklar ve neticede mutsuzluk tüm dünyada olduğu gibi insanımızda da artmaya başlamıştır.
Modern bilimin, insanın şifa ve huzur beklentilerine yetmemesi, farklı arayışları beraberinde getirmektedir. Ruhsal şifa arayışlarında, birçok arayışa din de dâhil olmaktadır.
Bu açıdan, bu riyazet ve egzersizlere Kur’an-ı Kerim ve sünnette belirtilen ibadet, dua ve prensipler eşlik etmezse kişi farkında olmadan şeytanının mesajlarını, ilham zannederek kendini bir şey zannetmeye başlar.
Uygulayıcı; ilahi rızayı kazanmak için olmayıp dünyalık gayeyle yapılan zikirlerin, batıl meditasyon ve ritüellerin neticesi olarak, şirk ve dalalette çok ileri gittiği için artık şeytanın özel yardımına ve tesirine mazhar olur. Ama o, bunun farkında değildir. Şeytan, kişiye rüyalar göstermekte, vizyonlar açmakta, kalplerden geçenleri bildirmekte, dingin duygular vermektedir. Kişi ise üçüncü gözünün açıldığı, velilik makamlarına çıktığı, nefsin derecelerini tırmandığı, Nirvana’ya ulaştığı zannına kapılmaktadır. Bir müddet sonra da bu seçilmişlik hissiyle Allah’ın, Tanrı’nın, yaratıcının, evrenin, kozmik gücün artık her neye inanıyorsa kendisini, şifaya kanal kıldığını zannetmeye başlar. Anlatım ve yazılarıyla toplumda bidat ve şirk uygulamaların yayılmasına aracılık eder. İyi bir niyetle çıktığı yolun sonunda, şeytanın tuzağına düşer.
Bu tür batıl uygulamaların kişiye fayda vermesi, şeytanın bu sistemlerin yayılması için sebep olduğu problem noktasında kişiyi, rahat bırakması ile ilgilidir. Çünkü şeytan, çok iyi bir süsleyicidir. Bu tür unsurlarda yer alan; meditasyon, olumlama, imajinasyon, tütsü, koku, dua ve zikirler sadece uygulayıcının ve danışanın ikna olması için şeytanın araya serpiştirdiği ritüellerdir. Şeytan uygulayıcının batıl, bidat ve şirk ritüeller yapması durumunda, sebep olduğu problemler konusunda geri çekilmekte ve serbest bırakmaktadır. Amacı, batıl olan bu sistemin, insanlar arasında yayılmasını sağlamaktır. Hâliyle, uygulanan sistemden fayda gören, uygulayıcının da danışanın da batıl olan bu sistemlere inancı pekişmektedir. Böylece şeytan, İslam'ın tevbe, sadaka ve kefaret sistemlerine karşı bir ön alma yapmaktadır.
Uygulayıcılar, enerji uygulamalarında Peygamber Efendimizin (sav), ağrıyan yere elini koyması ve Fatiha suresini okumasıyla ilgili rivayeti delil olarak sunmaktadırlar. Uygulamalarımda genelde şahit olduğum şey, ağrıyan noktaların, şeytanın yerleşke noktaları olduğu ve elin oraya konulup okunması veya en azından, euzü besmele çekerek dokunulması ile bile şeytanın canı yandığı için orayı terk etmesiyle alakalıdır.
Hadis kaynaklarında zikredilen şu hadis bize iyileşmenin mantığını çok güzel açıklamaktadır:
Zeynep (ra) şöyle dedi:
— Allah’a yemin ederim ki bir gün dışarı çıktım, biri bana baktı ve gözümden yaş aktı. Gözümü, Yahudi bir kadına okuttuğum vakit yaş akması kesildi! Okumayı terk ettiğim vakit ise gözümden yine yaş aktı!
Abdullah ibni Mesud (ra) şöyle dedi:
— O, ancak şeytanın işidir! Yahudi, sana rukye yapıp sen şeytana itaat ettiğin vakit seni bırakıyor. Sen ona asi olduğun vakit parmağını gözüne sokuyor! Eğer sen, Resulullah’ın (sav) yaptığı gibi yapsaydın daha hayırlı ve şifa bulmaya daha layık olurdun! Gözün ağrıdığı zaman, gözüne suyu serpersin ve şöyle dersin, dedi.
“Ey insanların Rabbi! Hastalığımı giderip şifa ver. Sen şifa verensin. Senin şifandan başka hiçbir şifa yoktur. Hiçbir hastalık bırakmayacak şekilde şifa ver!”[42]
Hinduizm, Budizm Misyonerliği ve Şamanizm’e Geri Dönüş
Misyonerlik; dar anlamıyla herhangi bir dinî öğretiyi, yabancı ülkelerde yaymakla yükümlü din görevlilerini tanımlamada kullanılır. Daha geniş anlamıyla ise başkalarını belirli bir öğretiye, özellikle dinî bir öğretiye ikna etmeye çalışan, onları bu öğretiye çekme amacını üstlenen kişileri tanımlamada kullanılır.
İslam geleneğinde dinin insanlara duyurulması ve tanıtılmasına “tebliğ” ve “davet”, bu faaliyeti üstlenen kişiye “tebliğci” denilmektedir. Ancak Hristiyanlıktaki misyon ve misyonerlikle İslam’daki tebliğ ve davet anlayışı arasında derin farklılıklar bulunmaktadır. İslami tebliğ ve davette yalnızca doğruların ilan edilip insanlara duyurulması hedeflenirken (el-Mâide 5/67; en-Nahl 16/125) misyonerlikte amaç insanların vaftiz edilip Hristiyanlaştırılmasıdır (Matta, 28/19-20). Dolayısıyla misyonerlik, sadece Hristiyan inancının ifade edilip duyurulmasını amaçlayan sıradan bir tebliğ olayı değil, Pavlus’un da vurguladığı gibi “ne yapıp edip insanların Hristiyanlığa kazandırılması” faaliyetidir (Korintoslular’a Birinci Mektup, 9/20).
18. ve özellikle 19. yüzyıl çok sayıda misyonerlik teşkilatının ortaya çıktığı dönemdir. 19. yüzyılda ve bunu izleyen dönemde Hristiyan misyonerleri, yalnızca dinî öğretilerin anlatılması görevini yapan vaizler olarak değil eğitim ve sağlık görevlileri ve sosyal hizmet uzmanları olarak da misyon bölgelerinde görünmeye başladılar. Bu bağlamda Hristiyan ülkelerinde yetişmiş birçok misyoner-doktor ve misyoner-öğretmen misyon bölgelerine gönderildi.
Misyonerlik çalışmalarında hastanenin etkisinin kolejden daha fazla olduğu görülmektedir. Çünkü İslam coğrafyasında açılan kolejlere daha çok gayrimüslim çocuklarının gitmesine karşın, sağlık hizmetlerinden Müslümanlar da büyük ölçüde yararlanmaktaydı. Etiyopya Wallaga’daki Evanjelik Hristiyanlar üzerinde yapılan bir ankette Hristiyan olanların yüzde altmış yedisi çeşitli hastalıklardan sonra iyileşmesi veya buna şahitlik etmesi sonucunda din değiştirmenin gerçekleştiği ortaya çıkmıştır.[43]
Günümüz misyon teknikleri arasında en dikkat çekici olanı “kültüre uyarlama” yöntemidir. Bazı misyonerlerce Müslümanları Hristiyanlaştırmada en büyük başarının sağlanacağı yöntem olarak görülen kültüre uyarlama Hristiyanlığın bir kültür değil bir kült olduğu, dolayısıyla yalnızca Avrupa ve Kuzey Amerika gibi Hristiyan geleneğin hâkimiyetindeki bölgelerde değil bütün dünyada yerel gelenek ve âdetlere uyarlanması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır.
Misyonerlik özelde Hristiyan yayılmacılığını ifade etmektedir ancak farklı metot ve yöntemler kullanmakla birlikte dinin yayılmasını hedefleyen birçok inanç sistemi vardır. Kurtuluşun yalnızca kendisiyle sınırlı olduğunu iddia eden evrensel eğilimli bütün dinler (Budizm, Hinduizm, Sihizm gibi) misyonerlik eğilimi içerisindedir.[44]
Hinduizm'de ihtida, "yeniden geri döndürme" demektir. Hinduizm insanları Hindu bir anne babadan doğan Brahmanik geleneklere bağlılıklarını sürdüren Ariler ve aslına döndürülecek olan Dasyular olarak iki kategoriye ayırır.[45]
Hinduizm’in en eski külliyatı olarak Vedalarda çok tanrılı bir inanç sistemi vardır. Halk arasında Brahma, Vişnu, Şiva üçlüsünden oluşan çoklu tanrı inancı oldukça yaygındır. Hinduizm’in kutsal kitabı Vedaların çeşitli yorumlar çerçevesinde değerlendirilmesi sonucu ortaya altı ayrı felsefe okulu çıkmıştır. Kurtuluşa bilgiden ziyade eylemle ulaşılabileceğini öngören bu okullar içinde en tanınmış olanı birtakım beden hareketleriyle kurtuluşu amaç edinen Yoga okuludur.[46]
Türkiye’de özellikle iki meditasyon hareketi çok aktif durumdadır. Bunlardan birisi, liderliğini Maharishi Mahesh Yogi’nin yaptığı Transandantal Meditasyon (TM) hareketidir. Dünyada beş milyon civarında taraftarı bulunduğu iddia edilen TM merkezleri veya diğer adıyla Maharishi Birleşik Alan Teknolojisi Dernekleri ülkemizde de 1966 yılından beri faaliyettedir. Hollanda, ABD, Kanada ve İsviçre'de Ayurveda veya Veda Bilimi üniversitelerinde yetişen yüzlerce mürit, dünyanın dört bir yanında bu tekniğin tanınması için çaba göstermektedir. Bugün İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa ve Eskişehir başta olmak üzere 20 civarında şehirde şubeleri bulunan TM Merkezlerine yılda on binden fazla kişinin devam ettiği tahmin edilmektedir.
İkinci hareket ise temel öğretisi 1970 yılında Hint asıllı Shri Mataji Niniala Devi tarafından ortaya atılan ve yeni bir meditasyon yöntemi kabul edilen Sahaja Yoga’dır. Çoğunluğu üç büyük şehir ve batı bölgelerimizde olmak üzere Türkiye'de 60 civarında Sahaja Yoga toplantı merkezi vardır.
Sahaja Yoga, “benin” kendini gerçekleştirmesini hedefe koyar. Böyle bir gayenin de Ana Tanrıça veya Adi Shakti'nin inkarnasyonu (bedenlenerek tekrar dünyaya gelmesi) kabul edilen Shri Mataji'nin yardımı sayesinde kolayca gerçekleşeceğine inanılır. Çünkü o, insanın içinde uyuyan ve uyarıldığında bir nevi içsel aydınlanma meydana getiren kundaliniyi uyarma ve harekete geçirme gücüne sahiptir. Hatta onun yokluğunda, fotoğrafı bile aynı etkiyi sağlayabilir. Kendini İsa, Meryem, Muhammed, Ali, Fatıma, Guru Nanak, Mahavira, Krisna ve Rama gibi önemli dinî şahsiyetlerin inkarnasyonu olarak gören Mataji'nin bulunmadığı ortamlarda öngörülen hedefe ulaşmak isteyen müridler avuç içleri yukarıya bakacak şekilde onun fotoğrafı önünde oturur. Böylece omuriliğin en ucunda bulunan potansiyel ruhsal enerji kundalini uyarılır ve altı çakra boyunca yukarı doğru ilerleyerek omuriliğin en üst noktasına çıkar. Bu sırada ılık bir esinti hissedilir, tam bir mutluluk ve sükûnet hâli yaşanır. Bazı kimselerde ise kundalini akışı sağlanamadığı için böyle bir hâl yaşanmaz. Aksine sıkıntı ve acı çekilir. Shri Mataji müritlerinin yaşadığı bu sıkıntılı hâli hisseder ve onlara güç aktarmak suretiyle enerji akışını düzenleyerek onları acı ve ızdıraptan kurtarabilir. Hatta müritleri Shri Mataji'nin böyle enerji aktarımı sayesinde ölümcül hastalıkları bile tedavi ettiğine inanır.
Kıdemli üyeler her pazar haftalık pujaya katılmak zorundadır. Puja adı verilen dinî törenlerde topluca dualar okunur ve mantralar söylenir. Aynca Shri Mataji'nin resmi yıkanarak üzerinde meditasyon yapılır. Törenden sonra bütün katılımcılar topluca yemek yer ve böylece tören tamamlanmış olur. Kendini tamamen Sahaja Yoga'ya vakfetmiş üyeler ise Shri Mataji'nin de hazır bulunduğu uluslararası toplantılara iştirak eder, hareketin programlarını üyelere ve potansiyel müritlere duyururlar. Ayrıca yıllık Hindistan turu sırasında gerçekleştirilen toplu nikâh törenine de katılırlar.
Kültüre uyarlama söylemini bu hareketlerde kullanıyor ve herhangi bir dinî amaçlarının olmadığını söylüyorlar. Amaç olarak sağlıklı beslenme, enerjiyi dengeleme, huzur ve sükûnet konuları öne çıkarılıyor. Mürit adaylarına “Kendi inançlarınızı, dininizi değiştirmenize gerek yok.” deniyor ancak her gün sabah kahvaltısından ve akşam yemeğinden önce olmak üzere iki defa, büyük üstat “Maharishi’nin” resmine bakarak meditasyon yapmanız, transa geçmeniz gerekiyor! İşte sakıncalı olan nokta burasıdır. Hiçbir zaman Allah’ın varlığı, birliği, tekliğinden uzaklaşılmamalıdır. Hiçbir madde, hırs, kişi, amaç Allah’ın yerine geçmemeli ki aksi takdirde bu, şirk olur.
Türkiye’de aktif bu iki meditasyon grubunun felsefe ve uygulamalarına bakıldığı zaman meditasyonun basit bir spor uygulaması olmadığı ortaya çıkmaktadır. Aksine sapkın inanış ve ritüelleri olan, uluslararası çapta bir dinî hareket ile karşılaşılmaktadır.
Hint menşeli dinlerin misyonerlik konusunda en başanlı olanı Budizm'dir. Onu Neo-Hinduizm de denilen ve 1893 yılından sonra Swami Vivekenanda ve öğrencilerinin gayretleriyle Amerika ve Avrupa'da yayılmaya başlayan Advaita Vedanta düşüncesi ile 20. yüzyılın ikinci yarısında aynı dünyada yaygınlık kazanan yoga ve meditasyon dernekleri takip eder. Bu anlayışların ülkemizdeki uzantıları ise bize doğrudan doğruya Hint‘ten değil, Avrupa veya Amerika'dan intikal etmiştir. Bu nedenle onlar çeşitli aerobik ve jimnastik hareketlerinin yanı sıra pragmatizm ve hümanizm gibi Batı kaynaklı birçok düşünceyi de bünyelerinde taşırlar. Başka bir ifadeyle bunlar, Budist veya Advaita düşüncesi ile Hint yoga ve meditasyon tekniklerinin modern Batı kültürüne uyarlanmış biçimleri olarak görülebilir.[47]
Budist yöntemleri ve tarzları, Budizm’in ulaştığı her yeni kültürde, temel bilgelik ve şefkat ilkelerinden ödün vermeksizin, yerel zihniyete uyum sağlayacak şekilde değişikliklere uğramıştır. Bununla beraber, Budizm asla yüce bir lider önderliğinde, genel bir dinî otorite hiyerarşisi geliştirmemiştir. Yayıldığı her ülke Budizm’e dair kendi formlarını, kendi dinî yapısını geliştirmiş, kendi ruhani liderini çıkarmıştır. Bu otoritelerin şu anda en çok tanınanı ve uluslararası olarak en çok itibar göreni Tibet’ten Dalai Lama’dır.
Özellikle yerli dinlerle çatışmaması, Budizm’e yabancı topraklarda tutunma imkânı vermiştir. Belirli bir tutunma noktası oluşturduktan sonra ise bu dinlerdeki inanışları, farklı kavramlar altında kendi öğretilerine dâhil etmiştir. Bu kapsayıcı ve uyarlayıcı özellikleri sayesinde Budizm, kısa süre sonra yerli dinlerin önüne geçerek gittiği ülkelerde hâkim din hâline gelmiştir.
Budizm’de kurtuluş yolundaki insan, mutlak fail görünümündedir. O, aşkın bir müdahale olmaksızın kendi çabalarıyla içinde bulunduğu durumdan kurtulmaya çalışmaktadır. Bundan dolayı Budizm’de Tanrı konusunda bir sessizlik bulunmaktadır. Bu sessizlik durumu nedeniyle Budizm, tanrısız bir din ya da felsefe olarak adlandırılmıştır.
Budizm’in misyon anlayışının ikinci unsuru esnek öğretidir. Buda, Tanrı inancı konusunda sessiz kalmış; “Tanrı kimdir? Nasıl bir varlıktır? Özellikleri ve istekleri nelerdir?” gibi sorular onun öğretilerinde gündeme gelmemiştir. Bundan dolayı Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerde görüldüğü şekliyle Tanrı tarafından belirlenen bir ödül ve ceza anlayışı olmamış; kurtuluş, Hinduizm’deki katı ritüeller yerine zihinsel pratiklerde aranmıştır. Bu durum Budizm’i geniş hareket serbestliği olan kapsayıcı bir din hâline getirmiştir. Bu kapsayıcılık sayesinde Budizm, gittiği ülkelerin yerli inançlarıyla çatışmamış ve kendini bu inançlara adapte etmiştir. Budist kavramları, yerli dinlerin kavramlarıyla bütünleştiren Budist misyonerler, adaptasyonda gösterdiği başarılarla Budizm’in misafir olarak gittiği ülkelerde ev sahibine dönüşmesini sağlamıştır. Manastırlarda işlenen öğretiler, yerli inançlarla uyumlu hâle getirilmiş, bu sayede halkın Budizm’i benimsemesi sağlanmıştır. Tanrı konusunda var olan sessizlik, keşişlerin işini oldukça kolaylaştırmıştır. Çünkü Budizm; sınırları, görevleri ve sorumlulukları Tanrı ya da Tanrılar tarafından çizilen ve denetlenen dinlerin karşısına insan zihninin engin genişliğini çıkarmıştır. Böylelikle öğretiler, esnek bir görünüm kazanmış ve teolojik engellerle karşılaşmadan diğer inançlara adapte olmuştur.
Budizm’in inanan kişileri, önceki inançlarını terk etmek zorunda bırakmaması, aynı zamanda o inanç unsurlarına da tapınılmasına müsaade etmesi bu adaptasyon sürecini başarıya ulaştırmıştır.
Budizm, Sri Lanka’ya nüfuz etmeye başladıktan sonra Sri Lanka dinindeki kavramlar değişmiştir. Çin’e girdiğinde, Taoizm ve Konfüçyanizm ile karşılaşmıştır. Bu iki din karşısında başlangıçta zorlanan Budizm, zamanla kendisini Taoist ve Konfüçyanist öğretilerle uyumlu hâle getirmiştir. Kore’ye girdiğinde Şamanizm, Japonya’da Şintoizm, Tibet’te değişik Animist ve Şamanist inançların karışımı olan Bon dini ile karşılaşmıştır. Her bir okul, Budist öğretilerin geliştirilmesi için Budizm’e yeni yorumlar getirmiştir. Bu yorumlar neticesinde, Budist öğretiler, yerli inançlarla uyumlu hâle gelmiştir.
Budizm’in misyonerlik konusundaki başarısı, onu geniş kitlelere yakınlaştırırken tarihsel köklerinden uzaklaştırmıştır. Her bir bölgenin eski inanç sistemleriyle ilişki içerisine giren Budizm, bu inanç sistemlerini kapsayıp kendi içinde eritirken kendi yapısında da değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikler nedeniyle Budizm, gittiği her bölgede yeni bir din görünümüne kavuşmuş ve ortaya Sri Lanka Budizm’i, Çin Budizm’i, Japon Budizm’i, Tibet Budizm’i gibi birbiriyle farklılıkları bulunan Budizmler çıkmıştır. Ancak hangi şekilleri alırsa alsın, sonuçta Hint kültürünün bir ürünü olan Budizm, misyonerlik yoluyla bu kültürü, önce Asya’ya, ardından Avrupa ve Amerika’ya götürmüştür. O, bu çabasıyla kültür yayılmacılığına önemli bir katkıda bulunmuş; Hint dinî düşüncesini, insan ve evren anlayışını birçok kişiye ulaştırmıştır. Bu açıdan bakıldığında Budizm’in elde ettiği başarıyı, Hint kültürünün başarısı olarak değerlendirmek; Buda’yı da Hint kültürünün bir taşıyıcısı olarak görmek mümkündür.
Özellikle son yıllarda yoğun şekilde gündeme gelen deizm (Allah’ın-Tanrı'nın dünyanın işleyişine doğrudan müdahale etmediği inancı) ve agnostisizm (Allah-Tanrı veya tanrısal varlıkların bilinemez veya varlığı ile birlikte yokluğunun da kanıtlanamaz olduğunu savunan bir felsefi görüş) inançlarının yayılması şifa akımlarında yer alan insanları etkilemektedir. Maalesef insanlığın mana arayışında haram, günah, cehennem gibi bir sonuç taşımayan bu dinler, insanlara cazip gelmektedir. Cahiliye Dönemi insanlarının kendi eliyle yaptığı putlara tapması gibi Yeni Çağ’ın insanı da bu insan yapımı dinlere yönelmektedir. Bugün Almanya’da evlerin bahçelerinde görmeye başladığım Buda heykelleri bunun işaretleri olsa gerek.
Son zamanlarda televizyonlarda yayınlanan Hint ve Kore dizileri ile İslam toplumu, Budizm ve Hinduizm’i yakından tanımaya başlamıştır. Dizi ve filmler zamanla bu dinlere ait kavram ve ritüellerin yadırganmaması hatta benimsenmesinin önünü açmaktadır.
Türkiye’de doğrudan Hinduizm veya Budizm propagandası yapan kişi veya derneklerin sayısı yok denecek kadar azdır. Bu gruplara mensup üyelerin genelde inançlarını ulu orta ifşa etmekten ve kendilerini bir dinin bağlıları olarak nitelemekten ısrarla kaçındıkları görülmektedir. Budizm için bile "Dinle ilgisi yok. Anadolu sufiliği ile örtüşmektedir." gibi ifadeler ile meseleyi meşrulaştırma çabaları dikkat çekmektedir.
Bununla birlikte yine Türkiye’de kendilerini bir din veya inanç sistemi olarak tanımlamaktan kaçınan birçok grup veya hareketin varlığı söz konusudur. Batı'da yeni çağ hareketleri veya yeni dinî hareketler olarak tanımlanan bu grupların en dikkat çekicileri arasında Reiki, Sahaja Yoga, Transandantal Meditasyon, Spiritualistler, Ananda Marg, Dünya Kardeşlik Birliği, Yeni Yüksektepe ve Feng Shui sayılabilir. Özde Hint veya Uzak Doğu kökenli olan ancak bize Batı'dan intikal eden bu hareketler daha ziyade düzenledikleri kurslar, seminerler, toplantılar, muhtelif yayınlar ve internet sayfalarındaki anlatım ve ticari ürünler ile tanınmakta ve taraftar toplamaktadırlar. Ayrıca açtıkları 10’a yakın yayınevinde, Batı dillerinden tercüme edilerek yayınladıkları eserler vasıtasıyla karma, avatara, samsara, nirvana, yoga, meditasyon ve dairesel zaman gibi Hint dini düşüncesine ait kavram ve anlayışların Türk halkı arasında yayılmasına hizmet etmektedirler.
Örneğin, Reiki taraftarları ısrarla kendilerinin bir din veya tarikat olmadıklarını vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra "Reiki’nin (evrensel yaşam enejisinin) dünyanın dışındaki yüce katlardan geldiğini" söylemek suretiyle başta TM olmak üzere benzeri gruplardan farklılıklarını ifade etmektedirler. Buna rağmen sessiz ve loş ışıklı seans salonları, ibadet biçimleri, duayı andıran sembolleri, masterları-müritleri, vadettikleri ruhsal ve bedensel huzur göz önüne alındığında Reiki'yi yeni bir din veya Budizm'in Batı'da oluşmuş yeni bir versiyonu olarak tanımlamak mümkündür.
"İntiharın eşiğinden yogayla döndü.", "Yoga bedeni ve zihni eğitiyor.", "Depresyona birebir!", "Yoga ile saf arzuyu bul", "İşte bilgeliğe giden dört yol." gibi medyada yer alan bu tarz özendirici haberlerle zihinlerindeki sorulara cevap arayan insanlar, yoga ve meditasyon merkezlerinin yolunu tutmaktadır.
Yoga Antrenörleri Derneği Başkanı Akif Manaf, 2013 yılında katıldığı bir televizyon programında, “Hindular ve Budistler Yogayı dinî ritüellerinde meditasyon olarak sunuyorlar. Türkiye'de de yoga ve meditasyon merkezlerinin %80’i Budizm misyonerliği yapıyor. Televizyona çıkmazlar, itiraf etmekten korkuyorlar. Beni de yayına çıkmamam konusunda arayanlar oldu..."[48] açıklamasıyla yoga ve meditasyonun dinî misyonerlik yönünü gündeme getirmiştir.
“Haşhaş ve Emperyalizm” adlı kitabında Aytunç Altundal, zengin ailelerin çocuklarının gruplar hâlinde yoga ve meditasyon çalışmalarına katılmak, Sai Baba'yı ziyaret etmek amacıyla 70’li yıllarda Hindistan'a gittiğini anlatmaktadır. Bu faaliyetlerdeki amacın ise Budizm'i yaygınlaştırmak olduğunu söylemektedir.[49]
Suriye'nin başkenti Şam’daki, 1300 yıllık Emevi Camisi'nde, 2022 yılının temmuz ayında, misyonerlik faaliyetleri yürüten ve kendisini “Dada Athman” olarak isimlendiren tarikat liderinin, mihrapta müritleriyle beraber yoga yapması, müridinin ise camide dans etmesi işin ne kadar tehlikeli boyutlara geldiğinin göstergesidir. Muhtemelen bu, Emevi Camisi’nin tarihinde şahit olunan en hazin manzaradır.
Nitekim, Budizm konusunu araştırdığım esnada, YouTube videosuyla karşılaştığım bir klinik psikolog; meditasyon ile başladığı iç huzur arayışını, Budist olarak bitirdiğini anlatmaktaydı. Artık İslam dininden ayrılmıştı. Budizm’in, bir dinden ziyade öğreti olduğunu, kendisinin artık tanrı inancı olmadığı için ateist olarak nitelendirilebileceğini ve meditasyonlar ile Nirvana’ya yani hiçlik kavramına ulaşmayı amaç edindiğini anlatmaktaydı. Ahiret inancı yoktu. Meditasyonlar vasıtası ile ulaşacağı Nirvana’da kalacak, her defasında reenkarne olarak yeniden bedenlenip dünyaya gelmekten kurtulacaktı. Böylece dünyaya gelmekle maruz kalınan acı ve ızdıraplardan, sonsuza dek kurtulacağına inanmaktaydı. Elbette ki böyle bir psikoloğun, sahip olduğu mesleki unvan ile yapacağı paylaşımlarında meditasyon hakkında belirteceği olumlu kanaatler, takipçilerinde konuya yönelik pozitif bir bakış açısı oluşmasına yol açması gayet normaldir.
Türkiye’de, henüz küçük kıpırdanışlar hâlinde Türklerin, İslam’dan önceki inanışları olan Şamanizm’e dönüşün ayak izlerini de görmek mümkündür. Son yıllarda İzmit Aytepe, Yalova Erikli Yaylası’nda ve Kocaeli Yuvacık Barajı’nda, yılın belli tarihlerinde Şaman ayinleri yapılmaya başlanmıştır. Katılımcıların, şifacı kimliklerini ön plana çıkardığı bu “Şamanik Şifa Çemberi” toplantılarında; Tütsü ile Aura Hafifletme, Şamanik Usulde Negatif Enerji Sağaltımı, Reiki Şifa Akışı ve Ses Banyosu, Bağlantı ve Hizalanma Meditasyonu, Yüksek Benlik ile Birlik, Üst Dünya ve Işık Rehberliği, Şamanik Ritüel ve Uygulamalar, Sembol Çağırma, Öz ile Saf Bağlantı, Deneysel Kanallık Pratiği, Manevi Yolculuklara Katkı Sağlayan Bitkiler, Kozmik Şifa Çemberi, Niyet Çemberi, Er Çemberi, Kadın Çemberi, Eril-Dişil Enerji Şifa Ritüeli, İştar Dönüşüm Ritüeli, Kabile Ateş Ritüeli, Öz’e Selam gibi başlıklar altında yapılacak Şamanik ritüeller ve şifa çemberleri ile bireysel dönüşüme ivme katarak, yaşamınıza yeni açılımlar getirebileceği ifade edilmektedir.
Program organizatörlerinden birisi, şamanlık sürecini özetlerken bionerji uygulamalarından sonra Mevlana ve İbn-i Arabi gibi İslam felsefecisi ve mutasavvıflarını okumaya başladığını, yolunun en sonunda Şamanizm’e uzandığını anlatmaktadır. Şamanizm’in bir din değil, bir öğreti olduğunu iddia etseler de Kök (Gök) Tanrı’ya inandıklarını, kendilerinin Ata Ruhlar tarafından Şaman olarak seçildiğini (inisiye), önceki yaşamlarında da şamanlık görevlerinin bulunduğu (reenkarnasyon) gibi İslam’ın ruhuyla uyuşmayan inanışları söz konusudur.
Şamanizm; ilkel kavimlerde görülen, ruhlarla insanlar arasında aracılık yaptığı ve hastaları iyileştirme gücüne sahip olduğu kabul edilen şamanlar çevresinde yoğunlaşan inanç sistemidir. Bir din kurucusu, kutsal kitabı, inanç esasları ve ibadetleri yoktur.
Şamanlık, babadan oğula geçmekte olup genellikle gelecekten haber vermek, büyü ve efsun yapmak, ruhlara kurban sunmak gibi işler yaparlar. Şamanlar, ayin sırasında yoğun bir vecd içinde kendinden geçip gök ve yeraltı dünyalarında gördüklerini iddia ettikleri garip varlıkları, acaip hadiseleri detaylarıyla anlatırlar, ayılınca da bir şey hatırlamazlar.[50]
Hayat tarzı, hayata bakış açısı, duygu ve düşünce dünyası, asırlar boyunca, safha safha İslamla şekillenen insanımız, bu tür şifa sistemleri ile muhatap olduğu zaman, bir şeylerin içine sinmediğini görmektedir. Uzun bir süre şifa uygulamaları için bir vakfa gidip gelen ve daha sonra bulunduğu ortamın sahteliğinden ve inanca ait tahriplerinden rahatsız olan bir hanımefendinin paylaşımına ve bu paylaşımına yapılan yorumlara yer vermek istiyorum:
“İlk başta, seminerde duyduklarım çok saçma geldi. O ana kadar hiçbir yerde işitmediğim, bambaşka bir ahiret hayatı tasvir ediliyordu. Semineri veren kişi kendinden ve söylediklerinin doğru olduğundan son derece emin konuşuyordu ama gerçekten çok saçmaydı. Etraftaki insanlara baktım. Bu söylenenlere en az konuşan kadar inanmış; ona sorular soruyor, kafalarını sallıyor, saçma bilgilerini biraz daha pekiştiriyorlardı.
Devamlı tütsü yakılan seminerlerde, farklı ahiret tasvirleri haricinde anlatılan başka konular da vardı. Et yemenin kötü olduğu anlatılıyordu. Değişik semboller öğretiliyor; bunları kimse görmeden evde saklamamız, kimse görmeden havada çizmemiz öğütleniyordu. Toplu meditasyonlar yapılıyordu. Meditasyonda, aramıza ‘büyük enerjilerin geldiği’, ‘çeşitli renklerde bir şeyler göründüğü’ söyleniyordu. Devamlı enerjilerden, auralardan, kristal çocuklardan bahsediliyordu. Gözleri kapalı olduğu hâlde kapıdan içeri giren birini ‘görenler’ vardı. Kimden, nereden geldiğini bilmediğimiz ‘tebliğler’, vakfın çekirdek kadrosundan bir kişiye geliyor, o da seminerlere katılanlara bildiriyordu. Bunlar dışında tebliğler ve seminerlerde anlatılanlar, küçük dergiler şeklinde basılıyor, sindire sindire okuyabilmemiz için bizlere veriliyordu. E-posta kutumuza mesaj olarak da geliyordu.
Eski Mısır, çok imrenilecek bir uygarlık olarak tanıtılıyordu. Yok olan muhteşem eski uygarlıklarda insanların çok daha bilgili oldukları, kendileri için bugün mucize veya büyü diyebileceğimiz şeyler yapabildikleri anlatılıyordu. Salon dışındaki, bu ayrıcalıklı bilgilerden habersiz insan, ‘sokaktaki insan’dı. Biz sokaktaki insanla bir değildik.
Anlatılanları da gizli bir bilgi olarak herkesten saklayacaktınız. Reiki’nin üç kursuna da katıldıysanız şu kursa, ona da katıldıysanız bu kursa girebiliyordunuz. Tabii bunların hepsi ufak bir meblağ karşılığında.
Kursta öğrendiğim sembolleri, mide ağrıları dışında bolluk bereket için, türlü sebepler için tavanlara, duvarlara da çiziyordum. Kimseye göstermeden, gizli gizli, bize tembih edildiği gibi yapıyordum.
Haftada bir gün gittiğim vakıfta defalarca duyduğum ‘Et yemeyin.’ telkinlerinden sonra et yemez oldum. Farklı kurslara gitmeye başlamış; labirentteki işimden istifa etmiştim. Artık ben de vaktimin çoğunu vakıftaki hayır işlerine ayırabilecektim. Son gittiğim kursta, ‘om…’ diye başlayan bir mantrayı ezberlemem istenmişti. Sabah güneş doğmadan kalkıyor; mantrayı belli sayıda tekrar ediyor, çeşitli sembolleri havaya çiziyordum. DNA’mı, çift sarmaldan üçlü sarmala çıkarmaya yönelikti bu sembol ve mantralar. Yeni çağda, yeni insanın üç sarmallı DNA’sı olacağı ve buna bir an önce uyum sağlamamız gerektiği söylenmişti.
Bu tür gruplarda çeşitli semboller öğretiliyor. Büyücülük yapmış Eski Mısır gibi kavimlerin veya Mu, Atlantis’in büyü sembolleri midir? Bir şeyleri çağırma sembolleri midir? Defalarca tekrarlatılan, anlamını bilmediğimiz mantralar ne anlama geliyor? Bilmeden ne tekrar edilip duruluyor? Neye aracı olunuyor? Başını sallaya sallaya seminerlere katılanlar, bunların hiçbirini bilmiyor. Aklına gelip de sorsa sessiz, manidar bir gülümsemeden başka bir cevap alamaz zaten. Bu sembolleri hiç kimseye göstermemek gerektiği söyleniyor. Belki ne tür bir saçmalıkla uğraştığınızı görüp de uyandıranlar olur…
Bu tür gruplarda, her şeye gülümsemeye koşullandırılıyorsunuz. Mesela ayrıcalıklı grubunuzun dışındaki sokaktaki bir insan ‘Reiki pek tekin bir şey değil.’ derse gülüp geçiyorsunuz. En doğrusunu vakıftaki öğretmeninizin bildiğini sanıyorsunuz çünkü. Size etli yaprak sarması ikram edenlere, et yemenin ne kadar hayati olduğunu anlatanlara da gülüp geçiyorsunuz (içinizden ‘Ben sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Et yemediğim sürece kendimi yüceltiyorum.’ diye geçirerek). Kendinizle ilgili, hayatla ilgili ciddi hiçbir iş yapmaksızın...
Seminerlerde anlatılan hayat tasvirleri, ahiret tasvirleri gerçekle olan bağlarınızı bir bir koparıyor. Başta inanmasanız da bilgisayardan, dergilerden, seminerlerden, vakıftaki herkesten aynı şeyleri duya duya kendinizi kaptırıyorsunuz. Ne amaca hizmet ettiği bilinemeyen kişilerin telkinleriyle, plastik bir dünyada yaşamaya başlıyorsunuz. Kendinizi diğer insanlardan ayrıcalıklı ve üstün zannediyorsunuz. Kibir doluyor her yanınız.
İnsanlığın iyiliği için Reiki, meditasyon yaptığınızı zannederken, insanlıktan çıkıyorsunuz. Annenizin yüz ifadesinden, neye, ne kadar üzüldüğünü anlamaz oluyorsunuz. Gerçek acılara, hayattaki gerçeklere karşı duyarsızlaşıyorsunuz. Ne derlerse onu yapıyorsunuz. Ne anlama geldiğini bilmeden, daha da kötüsü, anlamını hiç merak etmeden, gözü kapalı yapıyorsunuz söylenenleri. O kadar bağlanıyor basiretiniz. Bir şeyin, şeylerin, birkaç kişinin telkinlerine göre hareket eden robotlar oluyorsunuz. Bol bol gülücük atan robotlar…
Sizin kendinizi kaptırdığınız gibi bu korkunç virüsü, etrafınıza da yaymaya çalışıyorsunuz. İş arkadaşlarınızı, akrabalarınızı, komşularınızı davet ediyorsunuz seminerlere. Her fırsatta Reiki’den, meditasyondan bahsediyorsunuz. Daha çok insan sizin gibi olsun istiyorsunuz. Kandırıldığınızın, kullanıldığınızın farkına varmadan, başka insanların gönüllü cellatlığına soyunuyorsunuz.
Sizi, doğru yolda yürümekten saptırıyorlar. Allah’a edilecek en güzel dualardan biri ‘Dosdoğru giden yola ilet bizi.’[51] olsa gerek. Bu gruplar, vakıflar, sahte dinler nursuz yollara, kötü girdaplara doğru sürüklüyor sizi. Güzel bir yolda ilerlemek yerine, pis bir çamurun içinde oyalanıyorsunuz. Daha kötüsü, dipsiz kuyulara düşüyorsunuz. Kılavuzunuzun kim veya ne olduğunu bilmeden yürüdüğünüz karanlık yolda, dünyanın en büyük günahını işliyorsunuz; Allah’a şirk koşuyorsunuz.”
Şükriye Abdullah[52]
Gittiği yolun problemlerini paylaşan Şükriye Hanım’ın bu yazısına bazı takipçilerde şu yorumları yazmışlar:
“Zamanında ben de bu kurslara, seminerlere, saçma sapan şeylere hem zamanımı hem de paramı vermiştim. Sonuç ne mi oldu dersiniz? Az kalsın cinnet geçiriyordum. Gerçekten çok tehlikeli işler, planlar bunlar. Lütfen uzak durun!!!!!”
“Reiki’nin enerji kanalının ne olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Bu enerji kanalı, varlıkların enerjisidir ve hiçbir faydası yoktur kimseye. Bu enerjiyi alırsanız cinleri hissedersiniz. Reiki’nin enerjisi; uğursuz, kirli bir enerjidir. Hayatınızı mahveder. İnsanları kandırmak için bunun ilahi kanal olduğunu söylüyorlar. İnanmayın!!! Bu Reiki’yle uğraşan insanların tipleri değişir, çirkinleşir, Allah’tan uzaklaşırlar. Hem paranız hem de vaktiniz gider.”
“Reiki’yi bir sene önce aldım. Çok yalnızdım ben de o zamanlar. Ailemle sorunlar yaşıyordum. Ama aldığıma öyle pişmanım ki. Çok kötü şeyler yaşattı bana. Hâlâ da yaşıyorum, etkisinden kurtulmak çok zor. Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyorum. Reiki almaya başladığımdan beri derslerim bozuldu. Ne kadar çalışsam da kötü notlar alıyordum. Reiki‘nin kirli enerjisi yüzünden evlenemedim bile. Nişanlımla, her kan aldırmaya gittiğimizde ya kanlar karıştı ya da kayboldu. Rüyamda şeytanı gördüm. Yaşadığım şeyin boyutunu düşünün artık. Reiki ile çakralarınız tamamen açılıyor. Bütün kötü enerjileri üstünüze çekmeye başlıyorsunuz. Açılan şey de asla kapanmıyor. Ağırlık üstüne ağırlık gelmeye başlıyor üstünüze. En kötüsü de girdiğiniz günah. İnsanlar bilmiyor ki Reiki, şeytanın insanları kandırmak için kurduğu tuzaklardan biri.”
“Birisi, Azerbaycan’dan gelen bir şifacıya gidiyor. Kendinde bir rahatlama hissediyor. Ve yakınlarını da oraya gitmeleri için teşvik ediyor. Yakınlarından bir tanesi, ‘Bana vahiy geliyor.’ demeye başlıyor. Eşi de paranoid bir krize giriyor. O aile, parçalanmak üzere. İnsan ruhuyla oynanmaz. Kendin pişir, kendin ye maneviyatı olmaz. İnsanın, bu dünyada bir haz kredisi var. Eğer bu haz kredisi aşılırsa artık hiç haz alamaz hâle geliyoruz.”
“Bundan birkaç sene evvel, bir sürü ailevi, maddi, psikolojik problemim vardı. Üniversiteyi bitirmiş, zar zor master yapmaya çalışıyordum. Kardeşimin sınıf arkadaşı olan bir hanım bana Reiki inisiasyonu yaptı, güya beni Reiki‘ye uyumladı. Her şeye iyi geleceğini söyledi. Bazı şeyler öğretti, dinî bilgim çok az oldugu için kolayca kandım. Durumum daha da kötüleşti. Gözüm kapalı iken bile tanımadığım insanların yüzlerini görmeye başladım. Olaylar, insanlar, bilmediğim yerleri görüyordum. Uyku haram olmuştu, başıma öyle işler geldi ki inanın buraya yazsam roman olur. Öyle kötü...”
“Ben, vaktizamanında Reiki gruplarının mail zincirlerine üye idim, Reiki işleriyle ilgilenenlerin başlarına gelenleri de (Allah beterinden saklasın) yine kendi açtıkları mail gruplarında öğrendim. Hele ileri seviyeleri alıp çıldırma noktasına gelen, sesler duymaya başlayan, halüsinasyonlar görenlerin hikâyelerini bizzat okudum.”
“Bunlar, insanı Allah’tan öyle uzaklaştırır ki imanınınızdan olur, şeytandan yardım dilediğinizi unutursunuz. Bir kere bu sistemler, ne sorunun olursa, onun için Reikiyi çağırmanı, Reikiden yardım ummanı emrediyor. Fakat Fatiha suresini okursanız, yalnız kime kulluk edip yalnız kimden yardım dileneceğini hatırlar ve anlarsınız.”
“Reiki hakkında ufak tefek bir şeyler duydum fakat pek araştırmadım... Yalnız şüpheyle devam etmek yerine, dinen doğru olmadığını düşünerek bıraktım...”
Maalesef bu tür konularda gerek dinî kurumların gerekse toplumun itibar ettiği kanaat önderlerinin de bilgilerinin yetersiz olduğunu görüyoruz. Sistemlerin kapalı ve girift yapısı, haklarında tam ve doğru bir bilgi edinmeyi meşakkatli kılmaktadır. Hâliyle ilahiyat camiası bu konularda yeterli görüş ortaya koyamamaktadır. Bu da bu tür batıl sitemlerin insanlar arasında revaç bulmasına yol açmaktadır.
Problemli unsurlarından birkaç örnek verebildiğimiz Reiki gibi bir sistem hakkında, Google’da “Reiki caiz mi, dinen doğru mu?” şeklinde yaptığım bir arama sonucunda bulabildiğim bir fetvayı paylaşmak istiyorum:
“Soru: Bu günlerde merak konum oldu, dinimizce Reiki’yi uygulamanın bir sakıncasının olup olmadığını bir türlü bilemiyorum ve sizin bilginize sığınıyorum. Şayet sakıncalı ise bana bunu açıklayabilir misiniz?
Cevap: Resmî sağlık kurumlarının bir tedavi yöntemi olarak sahiplenmediği bu tür uygulamaları, kültür olarak görebiliriz. Bir mümin olarak, bu tür kültürlere yoğun ilgi ve ciddi önem verme yanlıştır diye düşünürüz.”[53]
Bu kadarlık bir cevap, elbette ki sistemi sorgulayan bir araştırıcıyı tatmin etmekten uzaktır. Bunun neticesinde inanan insanlar, bu sistemlere dâhil olmakta bir beis görmemektedirler. Bir de sunulan sistemlerin İslami soslar ile pazarlanması, inanan insanların bu sistemler hakkındaki şüphelerini bertaraf etmektedir. En doğrusu, dinî açıdan problemli olan veya olabilecek bu tür sistemleri terk etmek ve uzak durmaktır.
Peygamber Efendimize (sav), peygamberlik geldiği dönemde, Arap Yarımadası’nda putlara tapılmaktaydı. Mekke ve havalisinde Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail’in tesis etmiş olduğu tevhit düşüncesinin, putlara taparak, şirk inanışlara dönüşmesinin ne zaman ve ne şekilde geliştiğine dair, kaynaklarda sayılan birkaç sebep vardır.
Bunlardan en yaygın olanı, putperestliği Arabistan'a, Amr b. Luhay adında birinin soktuğudur. Huza'a kabilesinin reisi olan bu zat, dinlere olan ilgisi ve doğruluğuyla tanınmış biriydi. Devrin insanları onu büyük âlimlerden birisi olarak görmekteydiler. Bir tür cilt hastalığına yakalanan Amr'a, Şam bölgesinde bulunan Horrân'a gitmesi ve orada bulunan şifalı bir suyla yıkanması tavsiye edilir. Bu tavsiyeye uyarak oraya giden Amr, o suyla yıkanır, iyileşir. Orada insanların putlara taptıklarını görür, bundan hoşlanır. Hubel adlı putu alıp beraberinde Mekke'ye getirip Kâbe'ye diker ve ona tapmaya başlar. Kavminin de ona tapmasını ister. Zamanla bu durum Araplar arasında o derece yaygınlaşır ki her kabilenin taptığı bir putu olur. Peygamberimiz (sav) Mekke'yi fethettiğinde Kâbe'de 360 put vardı ve peygamberimiz bunların hepsini kırdırıp Kâbe'yi putlardan temizlemişti. [54]
Buradaki anlatım bize ne kadar da tanıdık gelmektedir. Önceki sayfalarda onlarca örnekte de görüldüğü üzere şifa arayışları ve kutsallaştırma çabaları, adım adım İslam topluluklarını şirk inançlarına yönlendirmektedir. Günümüz Müslümanlarının, en az bildikleri ve kendilerini emin gördükleri günahlardan birisi, hatta birincisi şirk konusudur. Şirki sadece putlara tapmak olarak görmekte ve kendilerinin de bundan fersah fersah uzak olduklarını düşünmektedirler. Oysa Allah Resulü, ümmeti bekleyen şirk tehlikesine dikkati çekmiştir.
Resulullah (sav) (bir gün):
"Lat ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça, gece ile gündüz gitmeyecektir!" buyurdular. Ben atılıp:
"Ey Allah'ın Resulü! Allah Teala Hazretleri: "O Allah ki Resulünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın."[55] ayetini indirdiği zaman ben, bunun tam olduğunu zannetmiştim!" dedim. Aleyhissalatu vesselam cevaben:
"Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah, hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle, kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler, dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler." buyurdular.[56]
Görüldüğü gibi İslam toplumu için tehlike bitmemiştir. Geçtiğimiz birkaç asır boyunca insanlık, pozitivizm ve materyalizmin kolları arasında, dinî inançları itibarıyla nasıl örselenmişse, korkarım önümüzdeki asırlar da bünyesinde yeni bir tehlikeyi barındırmaktadır. Bu ise insanlığın tekrar cahiliyenin şirk çağlarına dönmesi olacaktır. Ben, bunun gerçekleşmesinde en önemli unsurun, şifa akımları üzerinden olabileceğini düşünüyorum.
Bidat ve Şüphe
Bugün ilahiyat camiası, bu sistemler karşısında, henüz istenilen anlamda araştırmalar ortaya koymamaktadır. Çünkü sistemler, gerçekten çok girift ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Yazılan kitaplarda kullanılan gizemli dil, işin bizim bilmediğimiz özel ve gizli yönleri var havası vermektedir. Aslında anlatılan bilgi yığınlarının, bilimsel ve ispatlanabilir bir yanı yoktur ve ön kabullerden ibarettir. Bu sistemler yoluyla, özellikle İslam toplumlarında, her geçen gün birçok bidat ve şirk unsur yayılmaktadır. Böylece şeytan uzun vadeli yaptığı planlarının adım adım meyvelerini toplamaktadır.
Hz. Peygamber (sav), “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız: Bunlar, Allah’ın Kitabı ve peygamberinin sünnetidir.”[57] buyurarak bizim için en güvenli yolun neresi olduğunu göstermiştir. Dinin unsurları Allah ve Resulü tarafından belirlenmiştir. Dinin rükünlerine göre yaşanan bir hayat, kişiye sevap kazandırmasına karşın insanların kurduğu sistemlerin ritüelleri ise bir sapkınlık ve dalalet olarak nitelendirilmektedir.
Maalesef her geçen gün İslam toplumları, farklı dinlere hatta dinden uzak kesimlere ait düşünce ve ritüelleri sorgulamadan içselleştirmektedirler. Şifa uygulamaları ile Hinduizm, Budizm ve Şamanizm gibi yaratıcı tanımayan veya çok tanrı inançlı batıl dinlerden devşirilmiş bilgilerle, dinin saf ruhunu tahrip etmek ve aynı zamanda ahiretini mahvetmek tehlikesi vardır.
Hz. Peygamber, Müslümanların adım adım bu batıl yollara savrulacağını haber vermektedir:
“Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz, onların inanç ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler/kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz. (Yani onların yaptığı her hâl ve hareketi İslam’ın ölçülerine uyup uymamasına bakmaksızın taklit edeceksiniz.)”
(Hazret-i Peygamberin gelecekle ilgili bu ürpertici açıklaması üzerine biz sahabiler) sorduk:
“Ya Resulullah! (İzlerini takip edeceğimiz bu topluluklar) Yahudiler ve Hristiyanlar mı olacak?”
Şöyle buyurdu:
“Ya başka kimler olacaktı?” (Müslim, İlim, 6)
Bu batıl yollara uyanların ise onlardan sayılacağını bildirmektedir:
“Kim bir kavmin karaltısını artırırsa onlardandır. Kim bir kavmin yaptığı işten razı olursa, o işi yapanlarla ortak olur.”[58]
Önceki bölümlerde, bu şifa uygulamalarından derlenmiş az sayıdaki örnek ile problemli yönlerine dikkat çekmeye çalıştım. Her bir uygulayıcının, problemli söylemlerini tek tek derlemem söz konusu olamazdı elbette. Amaç genel bir bakış açısıyla farkındalık oluşturmaktı.
İman meselesi hassas bir konudur. Bazen insan bir sözü ile iman dairesinden çıkabilir. Köklü dinî bilgisi olmayanların, böylesine yollara girerken iki defa düşünmesi gerekir. Ahir zaman, imanı korumanın, elinde köz tutmak kadar zor olduğu bir zaman dilimidir. “Öyle bir zaman gelir ki kişinin imanı gider de haberi olmaz. Hâlbuki ondan gömleğin çıktığı gibi iman çıkmış olur.” [59] ve “Kişi bazen kendisinin sakınca görmediği fakat Allah’ın öfkesini gerektiren öyle bir kelime söyler ki bu onu, yetmiş yıl derinlikteki cehennemin dibine indirir.”[60] "Allah'a karşı yalan uydurandan ve kendisine gelmiş olan doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Cehennemde kâfirler için bir yer yok mudur?"[61]
Bir Müslüman’ın, hayatın her alanında olduğu gibi tedavide de İslam’ın inanç esaslarını ve temel prensiplerini göz ardı etmesi, başka dinlere ve inançlara ait ibadet şekillerinden medet umması ve bunları benimsemesi düşünülemez. Herhangi bir psikolojik ya da fizyolojik rahatsızlık durumunda, öncelikle tıbbi tedaviye müracaat edilmeli, bunun yanı sıra ibadet ve kulluğu sürdürerek yüce Allah’tan şifa dilenmelidir.
Hint kökenli ve Uzak Doğu dinleri menşeli bu tür şifa yöntemlerinin; genel olarak şirk, tenasüh (reenkarnasyon), hulul, karma gibi İslam inanç esaslarına aykırı olan hususlar barındırdığını, diğer dinlerin ritüeli olduğu ve bu inançların propagandasını yaptığını bazı örnekleriyle gördük.
Bu itibarla bir Müslüman’ın, bu tür unsurlar barındıran şifa yöntemleriyle meşgul olması dinî açıdan doğru değildir. Bir de bu meşguliyetin sonucu olarak, bu batıl dinlerin, batıl ritüel, inanış ve hayata bakış açılarının, İslami unsurlarla bezenerek topluma pazarlanması, dinin saf ruhunun bunlarla tahrip edilmesi, ahirette ağır sonuçları beraberinde getirebilir. Peygamberimiz (sav), muhtemel sonuçları şöyle dile getirir: "Dikkat edin! Birtakım adamlar benim havuzumun başından kayıp develerin kovulduğu gibi kovulacaklardır. Ben onlara 'Hey, beri gelin!' diye nida edeceğim. Bunun üzerine bana 'Onlar senden sonra hakikatte (dinde) tebdilât (değişim) yaptılar.' denilecek. Ben de 'Öyleyse uzak olsunlar, uzak olsunlar!' diyeceğim."[62]
Kur’an-ı Kerim’de bu konuda; “(İblis), senin izzetine (mutlak kudretine, kahrına) and ederim ki içlerinden ‘ihlasa erdirilmiş’ (mümin) kulların müstesna, ben de artık onların hepsini muhakkak azdıracağım, dedi.”[63] Pek çok ayette şeytandan ve insanları yoldan (Allah’ın koyduğu ve yarattığı nizamından) çıkarmak için her yolu kullanacağından söz edilmektedir. Yine ayetlerde bildirildiğine göre şeytan, “tohumu ve nesli yok etmeye”, “Allah’ın yarattığını değiştirmeye”, “sesle yoldan çıkartmaya” yemin etmiştir.
“Allah (cc), onu, rahmetinden kovdu. O da (şöyle) dedi: ‘Celalin hakkı için, kullarından muayyen bir nasip edineceğim, onları ne yapıp yapıp saptıracağım, onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım, onlara katiyen emredeceğim de davarların (müşrikler, putlar namına kesilmek üzere adak edilen hayvanların kulaklarını yararlardı) kulaklarını yaracaklar, onlara muhakkak emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.’ dedi. Kim Allah’ı bırakıp şeytanı kendisine yâr edinirse, şüphesiz açıktan açığa büyük bir ziyana düşmüştür. (Şeytan), onlara söz verir ve onları ümitlendirir, hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” [64]
Şeytan, bu planlarını, kendisine dost edindiği insanlar üzerinden adım adım ortaya koyacaktır. Burada insan için en salim ve güvenilir yol, Allah ve Resulünün çizdiği yoldur. İnsanın kendince ihdas edip kurduğu düşünce, sistem ve yolların sonu ancak bir hüsran ve kayıp olabilir. “Muhakkak onun, (şeytanın) iman edenler ve Rabblerine tevekkül edenler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Onun (şeytanın) hâkimiyeti, onu veli (dost) edinenler ve O’na (Allah’a) şirk koşanlar üzerinedir.”[65]
Denize düşen yılana sarılır, der atalar. Dert çeken, problemlerine çare arayan insanlar, ister istemez kendilerine sunulan çözüm unsurlarının helal veya haram olduğunu önemsememektedirler. Oysa bırakın helal veya haram olması, şüpheli olandan bile kaçınmak gerektiğini, Allah Resulü ortaya koymaktadır.
"Helal de bellidir, haram da bellidir. İkisinin arasında da (birtakım) şüpheli şeyler vardır ki çok kimseler onları bilmezler. Her kim, şüpheli şeylerden sakınırsa ırzını da dinini de kurtarmış olur. Her kim de şüpheli şeylere dalarsa, koru etrafında (hayvanlarını) otlatan bir çoban gibi, çok geçmeden içeriye dalabilir. Haberiniz olsun ki her melikin (hükümdar) bir korusu olur. Bilmiş olun ki Allah'ın yeryüzündeki korusu, haram kıldığı şeylerdir. Yine haberiniz olsun ki bedenin içinde bir lokmacık et (parçası) vardır. O, iyi olduğu zaman bütün beden iyi olur, bozuk olduğu zaman da bütün beden bozuk olur. İşte o (et parçası), kalptir."[66]
Hz. Peygamber (sav); haramlığı apaçık belli olan şeyleri koruya, haram mı yoksa helal mi olduğu şüpheli olan şeyleri de korunun etrafına benzetmiştir. Yine Resulullah (sav), günah olup olmadığı şüpheli olan şeyleri yapan kişiyi, korunun etrafında hayvan otlatan çobana benzetmiş ve bu çobanın hayvanlarının her an o koruya girmesi muhtemel olduğu gibi, şüpheli şeyleri yapanların da her an günaha dalabileceklerini bildirmiştir.
Şüpheli şeylere tam olarak haram veya helal denilmemekle birlikte, bunlardan kaçınmanın takvaya uygun olduğunda şüphe yoktur. Demek oluyor ki haram ya da helalliği konusunda kesin hüküm bulunmayan şeylerin, haram olduğuna fetva verilmese de onları işlemekten sakınmak takva gereğidir.
Hz. Peygamber (sav), "Şüpheli şeylerden sakınan, ırzını ve dinini kurtarmış olur. Şüphelere dalan da harama dalmış olur." buyurmaktadır. Buna göre; şüpheli şeylerden sakınan kişi; dini açısından noksanlıktan, ırzı açısından da ayıplanma ve dedikodudan korunmuş olur. Buradaki din sözü, Allah'a; ırz sözü de insanlara taalluk eden şeylerle ilgilidir. Şüpheli şeyleri âdet hâline getirip onları devamlı yapan kişi, nihayet haramları işlemeye cesaret eder ve haram işler. Kişi, önce dikkatsizliği âdet edinir ve yavaş yavaş haramlara dalar.
Ben, 1000’i geçkin bioenerji seansı takip ettim. Şimdi ise tevbe, istiğfar ve sadakayı esas alan tavsiyelerimle, problemleri olan insanlara çözüm sunmaya çalışıyorum. Tevbe ve sadaka ile elde edilen sonuçlar yönüyle şu değerlendirmeyi yapabilirim: Tevbe ve sadakalarla yapılan çalışmalar; enerji ve bilinçaltı gibi birçok ruhsal (holistik) şifa uygulamalarından daha fazla çeşitlilikte fiziksel, psikolojik ve ailevi problemin çözülmesinde olumlu, daha derin ve kalıcı sonuçlar ortaya koyuyor.
Derdine derman arayanlar için “O (Kur’an), inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır.”[67] Kur'an boyunlara muska olarak takılmak, sulara okunup içilmek ve şifa için zikredilmekten ziyade, hükümleri ile yaşandığı zaman "Gönüllerdeki dertlere şifadır.”[68] Ayrıca sünnetin her bir unsuru da maddi ve manevi şifa kaynağıdır. Günahların tevbe, sadaka ve kefaretler ile telafi edilmesi, bu yolların sunduğundan çok daha hayırlı sonuçlar vermektedir. Çünkü "Size derdinizi ve onun devasını bildireyim mi? Dikkat edin, sizin derdiniz günahlar, devanız da istiğfardır."[69] buyurulmaktadır.
Yüce yaratıcının peygamberi aracılığı ile bize güvenilir ve çok daha tesirli bir ruhsal şifa yolu açtığını düşünüyorum. Biz Müslümanlar, elimizde elmas kıymetinde bir değere sahibiz. İnsanlığı böylesine bir hazineden mahrum etmek ne büyük bir kayıp. Ama buna rağmen Budizm, Hinduizm ve Şamanizm gibi şirk yollarından devşirdiğimiz, kırık cam parçası değerindeki batıl yollardan medet umarak ahiretimizi berbat etme tehlikemiz var. Vesselam…
[1] Müslim, Münâfıkûn 69, (2814)
[2] A‘râf, 16-17, 27.
[3] Bakara, 169; Nisâ, 119; Meryem, 83; Fâtır, 6.
[4] Nas, 1-6
[5] En‘âm, 43; Enfâl, 48; Nahl, 63; Fussılet, 25; Neml, 24; Ankebût, 38.
[6] Nur, 21
[7] Fussilet 41,36
[8] Mücadele, 10
[9] Mücadele, 19
[10] Nisâ, 119-120; İsrâ, 64; Hac, 52-53; Muhammed, 25
[11] Nisâ, 76; A‘râf, 200-201; Enfâl, 11; Yûsuf, 5; Mü’minûn, 97; Mücâdele, 10; Nâs, 4-6.
[12] Maide, 90-91
[13] Felak, 1-5
[14] Mâide, 91; En’âm, 121; İsrâ, 53; Yûsuf, 100.
[15] Bakara, 168
[16] Bakara, 275
[17] İsrâ, 53
[18] Lokman 31/21-22
[19] Nisâ 4/83
[20] İsrâ 17/27
[21] Hacc 22/3
[22] Bakara 2/208
[23] A’raf 7/55
[24] Nisa 4/15
[25] İsrâ 17/32
[26] Nur 24/21
[27] Nisa 4/38,39
[28] Mâide 5/90,91
[29] Bakara 2/268
[30] Zuhruf 36.
[31] https://www.kuranmeali.com/
[32] Hicr, 27
[33] Yazır, Elmalı Hamdi; Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri, V, 206-207
[34] Nurbaki, Haluk; Kur’an-ı Kerim’den Ayetler ve İlmi Gerçekler, TDV Yayınları, s. 234.
[35] Şeceret’ul Kevn
[36] Beyhaki, Şuab’ül İman
[37] Deylemî, el-Firdevs, 2/206
[38] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/22642341/
[39] https://www.health.com/condition/heart-disease/why-loneliness-hurts-the-heart
[40] https://pak.uii.ac.id, Mental Health, Religion & Culture, Repentance and seeking forgiveness
[41] Eden, D. (2014). Enerji Tıbbı. İstanbul: Butik Yayıncılık. s. 268.
[42] İbni Mace, 3530
[43] Akbulut, Bayram Afrika’da Protestan Misyonerliği: Etiyopya Örneği, Bursa, 2017
[44] https://islamansiklopedisi.org.tr/misyonerlik
[45] Hinduizm misyonerliği konusunda. SHARMA, A., “Misyoner Bir Din Olarak Klasik Hinduizm” makalesini referans aldım.
[46] https://islamansiklopedisi.org.tr/hinduizm
[47] Budizm misyonerliği hakkında, YiTiK, Ali İhsan, “Hint Menşeli Dinlerin Türkiye’deki Faaliyetleri” makalesini referans aldım.
[48] https://www.haber7.com/kisisel-gelisim/haber/1098232-turkiyeyi-karistiracak-budizm-misyonerligi-iddiasi
[49] http://arsiv.sabah.com.tr/2006/05/04/gny/gny122-20060504-200.html
[50] https://islamansiklopedisi.org.tr/samanizm
[51] Fatiha, 6
[52] https://www.iyibilgi.com/?haber,112703
[53] https://fetvameclisi.com/fetva/reiki-uygulamasi-caiz-midir
[54] https://sorularlaislamiyet.com/islamiyet-gelmeden-once-arabistanda-hangi-dinler-hakimdi-0
[55] Saff, 9
[56] Müslim, Fiten 52, 2907
[57] Muvatta, Kader, 3
[58] İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, VIII, 319
[59] Hadis-i Deylemî
[60] Ramuzul-Ehadis, 1364
[61] Zümer, 32
[62] Müslim, 249
[63] Sad, 82-83
[64] Nisa, 118-120
[65] Nahl, 99-100
[66] Buhari, İman 39
[67] Fussılet, 44
[68] Yûnus, 57
[69] Ramuz el e-hadis, 166. sayfa, 6. hadis
Yorumlar (0)
Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.
Yorum yapmak için giriş yapın.