Ümmü Sıbyan nedir ve İslam’da gerçekten var mıdır? Ümmü Sıbyan belirtileri nelerdir? Ümmü Sıbyan duası ve muskası dinen geçerli midir? Ümmü Sıbyandan nasıl kurtuluruz?
Ümmü Sübyan, halk inanışlarında ve bazı havas metinlerinde özellikle hamile kadınlara, lohusalara ve küçük çocuklara zarar verdiği ileri sürülen dişi bir varlığın adıdır. Arapça “Ümmü’s-sıbyân” terkibi “çocukların annesi” anlamına gelmektedir. Bazı kaynaklarda “Ümmü Sıbyan” şeklinde de yazılan bu varlık; kimi anlatılarda cin, kimilerinde ifrit, şeytan, kötü ruh veya hastalık olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte Kur’an’da ve sahih hadislerde Ümmü Sübyan adıyla anılan özel bir cin türü bulunmamaktadır. Ona atfedilen özellikler daha çok halk inanışlarında, havas literatüründe, geleneksel tıp kitaplarında, muska metinlerinde ve Hz. Süleyman’a nispet edilen ahitname anlatılarında yer almaktadır.
Ümmü Sübyan inancının merkezinde hamilelik, doğum ve çocukluk döneminde meydana gelen hastalık ve ölümler bulunmaktadır. Tıbbî sebepleri bilinmeyen düşükler, ölü doğumlar, doğumsal engeller, ateşli havaleler, epilepsi nöbetleri, felç, bebeklerde morarma, nefes darlığı ve ani çocuk ölümleri tarih boyunca bu görünmeyen varlığın etkisiyle açıklanmıştır. Zaman içerisinde evlenememe, hamile kalamama, yalnızca kız çocuklarının yaşaması, erkek çocukların ölmesi ve çocukların sürekli ağlaması gibi farklı durumlar da Ümmü Sübyan inancına dâhil edilmiştir.
Dinî Açıdan Değerlendirme
Kur’an, cinlerin varlığını bildirmekte; onların da Allah tarafından yaratılmış, sorumlu ve sınırlı varlıklar olduğunu açıklamaktadır. Bununla birlikte Kur’an’da Ümmü Sübyan adıyla hamile kadınları ve çocukları hedef alan özel bir cin türünden söz edilmemektedir. Hamile kadınların rahmine giren, bebekleri öldüren, çocukları felç eden, genç kızların evlenmesini engelleyen ve gizli isimlerini taşıyanlara yaklaşamayan bir varlık tasviri de Kur’an’da yer almamaktadır.
Sahih hadislerde de Hz. Süleyman’ın Ümmü Sübyan ile karşılaşması, onunla ahit yapması, on iki ismini öğrenmesi veya mührünü koruyucu bir nesne olarak insanlara bırakması anlatılmamaktadır. Aynı şekilde Tıbıka taşı, yedi evden kumaş toplama, hastalığı başka bir insana veya hayvana aktarma, muskanın belirli bir yaşa kadar çocuğu koruması ve ocaktan alınan kül veya toprağın metafizik şifa sağlaması gibi uygulamaların da sahih dinî bir dayanağı bulunmamaktadır.
Ümmü Sübyan anlatısında bu varlığın Allah tarafından insanlara ve özellikle hamile kadınlarla çocuklara zarar vermek üzere görevlendirildiğini söylemesi de teolojik açıdan problemlidir. Bu söz, güvenilir bir vahiy veya sahih rivayet değil, mitolojik anlatıda kötü varlığa söyletilen bir iddiadır. Hiçbir varlık Allah’tan bağımsız ve sınırsız zarar verme gücüne sahip değildir. Ümmü Sübyan’ın hemen her insana ve hayvana ulaşabilen, yüzlerce şekle giren ve çok farklı hastalıkları meydana getiren son derece güçlü bir varlık olarak sunulması, Kur’an’ın cinleri yaratılmış ve sınırlı varlıklar olarak tanıtan yaklaşımıyla uyumlu görünmemektedir.
Kur’an ayetleri ve meşru dualarla Allah’a sığınmak başka; kaynağı bilinmeyen ahitnamelere, gizli isimlere, mühürlere, resimlere, taşlara ve sayı-harf çizelgelerine özel güç atfetmek başka bir konudur. Bunların birbirinden açık biçimde ayrılması gerekir. Bir metinde Allah’ın isimlerinin, Kur’an ayetlerinin ve peygamber dualarının bulunması, metnin içindeki tılsımların ve mitolojik anlatıların da sahih olduğu anlamına gelmez.
Havas Anlayışında Ümmü Sübyan ve Etkileri
Havas geleneğinde Ümmü Sübyan’ın hamilelikten önce veya hamilelik sırasında kadına musallat olduğuna inanılmaktadır. Kadının rahmine girdiği, anne karnındaki çocuğa zarar verdiği, düşüğe ve ölü doğuma sebep olduğu, çocuğun sağlıklı gelişmesini engellediği ileri sürülmektedir. Bazı anlatılarda doğan çocuğun kör, felçli veya eksik bir uzuvla dünyaya gelmesinden de Ümmü Sübyan sorumlu tutulmaktadır.
Ümmü Sübyan’ın yeni doğan çocuğun kulağına bağırarak onu öldürdüğü, kemiklerine ve eklemlerine girerek hastalanmasına sebep olduğu, başına veya beynine girerek aklını etkilediği de iddia edilmektedir. Çocukta sürekli ağlama, huzursuzluk, uykusuzluk, zayıflık, titreme, morarma, nefes almakta zorlanma ve nöbet geçirme gibi belirtiler bu varlığın etkisi şeklinde yorumlanabilmektedir. Bazı halk inanışlarında Ümmü Sübyan’ın anneden bebeğe geçtiği ve çocuğu yedi, hatta bazı anlatımlarda on sekiz yaşına kadar takip ettiği ileri sürülmektedir.
Ümmü Sübyan’ın etkilerinin yalnızca anne ve çocukla sınırlı kalmadığına da inanılmıştır. İnsanların kemiklerine ve eklemlerine girerek ağrı, güçsüzlük ve felç meydana getirdiği; kişinin kalbine hüzün verdiği, korkuya, kötü rüyalara, bağırarak veya ağlayarak uyanmasına sebep olduğu anlatılmaktadır. Kişinin bedeninde karınca dolaşıyormuş gibi bir his oluşturduğu ve aklını karıştırdığı da bu iddialar arasındadır.
Bazı anlatılarda Ümmü Sübyan’a evlilikleri engelleyen bir güç de yüklenmektedir. Evlilik çağındaki bir kızın eteğinin altına saklandığı, onu görücülere çirkin gösterdiği ve taliplerinin uzaklaşmasına sebep olduğu ileri sürülmektedir. Günümüzde bazı havasçıların “kısmet bağlanması”, “evlilik engeli”, “rahme yerleşen cin” veya “aşık cin” şeklinde açıkladıkları durumlar ile tarihsel Ümmü Sübyan anlatısı arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır.
Ümmü Sübyan’ın hayvanlara da zarar verebildiğine inanılmıştır. Ahırlara girerek atları, sığırları ve develeri hastalandırdığı, hayvanları zayıflattığı ve sahiplerinin onlardan yararlanmasını engellediği anlatılmaktadır. Böylece düşükten felce, çocuk ölümünden evlenememeye, ruhsal sıkıntılardan hayvan hastalıklarına kadar birbirinden oldukça farklı sorunlar aynı görünmeyen varlıkla açıklanmıştır. Bu kadar geniş bir etki alanının oluşturulması, cin musallatı anlatılarında sık karşılaşılan bir özelliktir. Sebebi bilinmeyen veya çözümü bulunamayan birçok problem tek bir metafizik etkene bağlanmakta; tıbbi, psikolojik, toplumsal ve çevresel sebepler ikinci plana itilmektedir.
Anadolu’da Istıra, Tıbıka ve Benzer İnanışlar
Ümmü Sübyan’a benzer inanışlar Anadolu’nun farklı bölgelerinde Istıra, Istıraç, Tıbıka, Tıvga, Tabe, Büzmecik, Südümiyen ve Mekir gibi adlarla da karşımıza çıkmaktadır. Bu adlar aynı varlığı ifade etmek zorunda değildir; ancak kendilerine yüklenen işlevlerin büyük ölçüde benzer olduğu görülmektedir.
Istıra inancı daha çok Antalya’nın Alanya, Manavgat, Gündoğmuş ve Akseki çevrelerinde görülmektedir. Istıra; çocuğun anne karnında, doğum sırasında veya doğumdan kısa bir süre sonra ölmesine sebep olduğu düşünülen bir hastalık veya kötü varlık şeklinde tanımlanmaktadır. Doğuştan bazı organları gelişmemiş çocukların, yarık damak ve dudak gibi doğumsal farklılıkların, omurga problemlerinin ve engelli doğumların Istıra’dan kaynaklandığına inanılmaktadır. Doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalması veya göbek kordonunun boynuna dolanması gibi tıbbi durumlar da halk arasında Istıra’nın bebeği boğması şeklinde yorumlanabilmektedir.
Tıbıka inancı ise Mersin, Adana, Osmaniye, Niğde, Kayseri, Kırşehir ve çevresinde yaygındır. Tıbıka; çocukları anne karnında veya doğumdan sonra öldürdüğüne, bebeğin beynine zarar verdiğine ve sağlıklı gelişmesini engellediğine inanılan kötü bir ruh veya cin olarak tasavvur edilmektedir. Bazı bölgelerde çocuğu sürekli düşen veya doğumdan sonra ölen kadınlara “Tıbıkalı kadın” denilmektedir. Bebeğin morarması, tırnaklarının mavi görünmesi, nefes almakta güçlük çekmesi, sürekli ağlaması ve zayıflaması Tıbıka ile açıklanabilmektedir.
Sinop’ta Ümmü Sübyan’a “Südümiyen” adı da verilmektedir. Düşük yapan kadının sütünde bu varlığın bulunduğu ve hamile kadına, anne karnındaki bebeğe veya lohusaya musallat olduğu ileri sürülmektedir. Sivas’ın bazı bölgelerinde yeni doğan bebeğin ölümüne sebep olduğuna inanılan kötü cinlere “Mekir”, bunların etkisine maruz kaldığı düşünülen kişilere ise “Tıpkı” denilmektedir. Gaziantep’te benzer durumlar “Tabe”, Ankara, Kırıkkale ve Kırşehir’in bazı bölgelerinde ise “Büzmecik” kavramıyla ifade edilmektedir.
Istıra, Tıbıka ve Ümmü Sübyan arasında bazı bölgesel farklılıklar vardır. Albasması veya alkarası daha çok doğumdan sonraki kırk günlük lohusalık döneminde anne ve bebeği etkileyen bir varlık olarak düşünülmektedir. Istıra, Tıbıka ve Ümmü Sübyan’ın etkisinin ise hamilelikten önce başladığı; hamilelik, doğum ve çocukluk dönemine kadar devam ettiği ileri sürülmektedir. Bu benzerlikler, birbirinden ayrı çok sayıda metafizik varlığın gerçekten mevcut olduğunu kanıtlamaktan çok, farklı bölgelerde aynı türden doğum ve çocukluk problemlerinin değişik isimlerle açıklanmış olabileceğini göstermektedir.
Ümmü Sübyan’ın Farklı Kültürlerdeki Benzerleri
Ümmü Sübyan’a yüklenen özelliklerin yalnızca Müslüman toplumlarda görülmediği dikkat çekmektedir. Hamile kadınlara, lohusalara ve yeni doğan çocuklara zarar verdiğine inanılan benzer varlıklar farklı kültürlerde değişik isimlerle karşımıza çıkmaktadır. Türk kültüründe alkarısı veya albastı, Yunan mitolojisinde Lamia, Yahudi mitolojisinde Lilith, Mezopotamya mitolojisinde Lamaştu, İran’ın farklı kültürlerinde Al, Filipin folklorunda Asuang, Malezya ve Endonezya’da ise Pontianak ve Penanggalan adlarıyla benzer anlatılar bulunmaktadır.
Bu varlıklarla ilgili anlatılar bütün ayrıntılarıyla aynı değildir. Bununla birlikte dişi ve korkutucu bir varlık tasavvuru, hamile ve lohusa kadınları hedef alma, anne karnındaki çocuğa veya yeni doğan bebeğe zarar verme, düşüğe, hastalığa ve ölüme sebep olma gibi ortak motifler dikkat çekmektedir. Bazılarının geceleri ortaya çıktığı, farklı suretlere girebildiği, kadınların bedenlerine veya evlerine girdiği ve özellikle doğum sürecindeki anneyle bebeği hedef aldığı anlatılmaktadır.
Türk kültüründeki alkarısının lohusa kadınlara ve yeni doğan çocuklara musallat olduğuna inanılmıştır. Mezopotamya mitolojisindeki Lamaştu’nun hamile kadınlara ve bebeklere zarar verdiği anlatılmıştır. Yahudi mitolojisindeki Lilith’e yeni doğan çocukları hedef alan benzer özellikler yüklenmiştir. Yunan mitolojisindeki Lamia, çocuklara zarar veren korkutucu bir kadın varlık olarak tasvir edilmiştir. İran kültürlerindeki Al inanışı da hamile ve lohusa kadınlar etrafında şekillenmiştir. Güneydoğu Asya kültürlerindeki Asuang, Pontianak ve Penanggalan anlatılarında da hamile kadınlara ve çocuklara zarar veren korkutucu kadın varlık motifleri bulunmaktadır.
Bu varlıkların bütünüyle aynı olduğunu veya tek bir kaynaktan geldiğini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte ortak özelliklerin çokluğu, farklı toplumların düşükleri, lohusalık hastalıklarını, doğumsal problemleri ve çocuk ölümlerini birbirine benzeyen metafizik varlıklarla açıklamış olabileceklerini göstermektedir. Kültürler arasındaki tarihsel etkileşimlerin de bu anlatıların birbirine benzemesinde rol oynamış olması mümkündür.
Bu karşılaştırma, Ümmü Sübyan’ın İslam tarafından tanımlanmış özel bir cin türü olduğunu kanıtlamamaktadır. Aksine anlatının, farklı kültürlerde görülen “anne ve çocuğa zarar veren kötü dişi varlık” motifinin Müslüman toplumlarda İslami kavramlarla yeniden biçimlendirilmiş örneklerinden biri olabileceğini düşündürmektedir.
Eski İnançların İslami Kavramlarla Yeniden Biçimlendirilmesi
Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden önceki inanışlarında da anne ve çocuğu kötü ruhlardan korumaya yönelik çeşitli uygulamalar bulunmaktaydı. Bazı Türk topluluklarında şamanların katıldığı ayinler düzenlenmiş, sembolik bebekler hazırlanmış, beşiklere demirden aletler, küçük yaylar veya iğler konulmuş ve koruyucu muskalar kullanılmıştır. Demir, ateş, kül, ocak, taş, ağaç ve bazı hayvanlara koruyucu özellikler yüklenmiştir.
İslamiyet’in kabul edilmesinden sonra bu uygulamaların tamamı ortadan kalkmamış; eski dualara, muskalara ve koruyucu nesnelere zamanla Allah’ın isimleri, Kur’an ayetleri, peygamber ve veli adları eklenmiştir. Böylece eski inanç unsurları yeni dinî kavramlarla yeniden yorumlanmış ve İslami bir görünüm kazanmıştır. Bazı mitolojik varlıkların görevleri de cin kavramına aktarılmıştır. Daha önce “kötü ruh”, “hastalık ruhu” veya başka bir mitolojik varlık şeklinde tanımlanan unsurlar, zamanla özel bir cin türü olarak anlatılmaya başlanmıştır.
Bir uygulamada Kur’an ayetlerinin, Allah’ın isimlerinin veya peygamber adlarının bulunması, o uygulamanın tamamının İslam’dan kaynaklandığını göstermez. İslam öncesinden kalan bir ritüel, sonraki dönemlerde dinî ifadelerle birleştirilerek İslami bir yöntem gibi sunulmuş olabilir. Bu nedenle bir uygulamanın kaynağını belirlerken yalnızca içinde ayet veya dua bulunmasına değil, yöntemin Kur’an ve sahih sünnette bir karşılığının bulunup bulunmadığına da bakılmalıdır.
Hz. Süleyman ile Ümmü Sübyan Arasında Geçtiği İleri Sürülen Konuşma
Ümmü Sübyan anlatısının en dikkat çekici bölümlerinden biri, onun Hz. Süleyman ile karşılaşmasına ilişkin kıssadır. Oğuz Türkçesiyle yazıldığı ve XVI veya XVII. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen bir risalede Hz. Süleyman’ın cinler, şeytanlar ve ifritlerle birlikte çölde ilerlerken bir vadide Ümmü Sübyan’la karşılaştığı anlatılmaktadır.
Ümmü Sübyan burada saçları dağılmış, ağzı ejderha ağzı gibi açılmış, burnundan duman çıkan, ağzından ateş ve yılanlar saçan, gözleri şimşek gibi parlayan ve tırnaklarıyla toprağı kazan korkunç bir kadın suretinde tasvir edilmektedir. Ağaçları kökünden söktüğü ve nefesinin şiddetli bir rüzgâr gibi olduğu söylenmektedir.
Anlatıya göre Hz. Süleyman ona kim olduğunu, insanlardan mı, cinlerden mi yoksa şeytanlardan mı olduğunu sorar. Ümmü Sübyan ise insan veya cin olmadığını, Allah’ın yarattığı bir varlık olduğunu ve insanlara musallat edildiğini söyler. Ardından hamile kadınların bedenlerine girdiğini, rahimlerindeki çocuklara zarar verdiğini, bazı çocukların engelli doğmasına veya ölmesine sebep olduğunu anlatır. Çocukların kemiklerine ve başlarına girdiğini, akıllarını etkilediğini; insanların bedenlerinde dolaşarak ağrı, titreme, felç, hüzün ve zihinsel bozukluk meydana getirdiğini ileri sürer. Üç yüz altmış altı hilesinin bulunduğunu ve üç yüz altmış altı farklı surete girebildiğini de söyler.
Hz. Süleyman’ın ona insanlardan başka hayvanlara da zarar verip vermediğini sorduğu; Ümmü Sübyan’ın ise ahırlardaki hayvanlara da zarar verdiğini söylediği aktarılmaktadır. Bunun üzerine Hz. Süleyman’ın onu zincire vurmak, ateşe atmak ve etkisiz hâle getirmekle tehdit ettiği anlatılır. Ümmü Sübyan ise demirin, ateşin, kurşunun ve bakırın kendisine zarar veremeyeceğini; yalnızca Allah’ın isimleriyle etkisiz hâle getirilebileceğini iddia eder.
Anlatının devamında Hz. Süleyman, insanların ondan nasıl korunabileceklerini sorar. Ümmü Sübyan; Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. Eyyûb, Hz. Yunus ve Hz. İbrahim’e nispet edilen duaların okunmasını veya yazılarak taşınmasını söyler. Ayrıca on iki ayrı ismi bulunduğunu, bu isimleri Allah’ın isimleriyle birlikte üzerinde taşıyan kişiye yaklaşamayacağını bildirir. Bu metinlerin bulunduğu eve cinlerin, şeytanların, perilerin, devlerin ve ifritlerin giremeyeceğini ileri sürer.
Hz. Süleyman’ın, insanlara kıyamete kadar zarar vermemesi için Ümmü Sübyan’dan yemin etmesini ve bir ahit yapmasını istediği anlatılır. Ümmü Sübyan’ın da kendi isimlerini, ilahî isimleri ve söz konusu ahitnameyi taşıyanlara yaklaşmayacağına yemin ettiği; ayrıca Mühr-i Süleyman bulunan kişilere zarar veremeyeceğini söylediği aktarılır. Anlatının sonunda bu ahitnameye dualar, ayetler, mühürler, yıldızlar ve çeşitli sayı-harf çizelgeleri eklenmektedir.
Bu konuşmanın Kur’an’da veya güvenilir hadis kaynaklarında bir karşılığı bulunmamaktadır. Kur’an’da Hz. Süleyman’ın cinlerden bir kısmını Allah’ın izniyle çalıştırdığı bildirilmekte; fakat Ümmü Sübyan adında bir varlıkla karşılaşması, ondan on iki gizli isim öğrenmesi, onunla ahit yapması veya mührünü muska olarak kullanılmak üzere insanlara bırakması anlatılmamaktadır. Bu nedenle söz konusu konuşma Hz. Süleyman’a ait doğrulanmış bir olay olarak değil, daha sonraki dönemlerde oluşturulmuş kültürel ve mitolojik bir anlatı olarak değerlendirilmelidir.
Anlatının önemli bir problemi de korunma yöntemlerinin, kötü ve aldatıcı olduğu kabul edilen varlığın ağzından aktarılmasıdır. Ümmü Sübyan’ın söylediği isimler, dualar ve tılsımlar üzerinden dinî bir uygulama oluşturulmaktadır. Kötü ve yalancı olduğu düşünülen bir varlığın verdiği bilgilerin doğruluğunun nasıl teyit edileceği ise açıklanmamaktadır. Benzer bir problem günümüzde cin olduğu iddia edilen varlıkların konuşturulduğu seanslarda da görülmektedir. Görünmeyen varlığa neden geldiği, kim tarafından gönderildiği, hangi hastalığa sebep olduğu ve nasıl çıkarılabileceği sorulmakta; doğruluğu denetlenemeyen cevaplar üzerinden insanlar hakkında hükümler verilmektedir.
Hz. Süleyman’a Nispet Edilen Tıbıka Taşı
Ümmü Sübyan ahitnamesinde olduğu gibi Tıbıka’dan korunmak amacıyla kullanılan bazı nesneler de Hz. Süleyman’la ilişkilendirilmiştir. Anadolu’nun bazı bölgelerinde “Tıbıka taşı” adı verilen delikli taşların hamile kadının boynunda taşınmasının, doğumdan sonra bu taşın konulduğu suyla bebeğin yıkanmasının ve taşa bağlı ipin çocuğa takılmasının koruma sağlayacağına inanılmaktadır.
Halk arasında anlatılan bir kıssaya göre Hz. Süleyman döneminde büyüyle uğraşan bir kadın yeni doğan erkek çocukları boğarak öldürmüş; bunun üzerine halk Hz. Süleyman’dan yardım istemiştir. Hz. Süleyman’ın duası üzerine Cebrâil’in ona sihirli bir taş getirdiği ve Hz. Süleyman’ın bu taşın parçalarını çocukları ölen ailelere dağıttığı ileri sürülmektedir.
Bu anlatının da Kur’an’da veya sahih hadislerde bir karşılığı bulunmamaktadır. Hz. Süleyman’ın Ümmü Sübyan’la ahit yapması gibi, Cebrâil aracılığıyla sihirli bir taş alıp dağıtması da halk kültüründe ortaya çıkmış bir anlatıdır. Bu örnekler, eskiden beri kullanılan taş, mühür, muska ve tılsımlara dinî meşruiyet kazandırmak amacıyla bunların Hz. Süleyman’a nispet edilmiş olabileceğini göstermektedir. Kur’an’da Hz. Süleyman’ın cinler üzerindeki hâkimiyetinin bulunması, daha sonra ortaya çıkan her muskanın, tılsımın ve koruyucu taşın ona nispet edilmesini doğrulamaz.
Ümmü Sübyan’dan Korunma Uygulamaları
Havas geleneğinde Ümmü Sübyan’dan korunmak amacıyla çeşitli dualar, muskalar, tılsımlar, mühürler, harf ve sayı çizelgeleri kullanılmaktadır. Bazı metinlerde Allah’ın isimleri, Kur’an ayetleri ve peygamber duaları; anlamı bilinmeyen kelimeler, şekiller ve sayılarla birlikte yazılmaktadır. Bunların hamile kadının üzerinde taşınması, çocuğun boynuna asılması, yastığının altına konulması veya evde bulundurulması hâlinde Ümmü Sübyan’ın yaklaşamayacağı ileri sürülmektedir.
Ümmü Sübyan’a ait olduğu söylenen on iki gizli ismin Allah’ın isimleriyle birlikte yazılıp taşınmasının koruma sağlayacağına inanılmaktadır. Bazı metinlerde Hz. Süleyman’a nispet edilen mühürlerin, beş köşeli yıldızların, çeşitli harflerin ve sayı karelerinin kullanıldığı görülmektedir. Bu şekil ve metinlerin yalnızca Ümmü Sübyan’dan değil; cin, şeytan, peri, dev, ifrit, hastalık ve diğer afetlerden de koruyacağı iddia edilmektedir.
Anadolu’daki uygulamalarda Ümmü Sübyan, Istıra ve Tıbıka’dan korunmak için “ocak” adı verilen geleneksel tedavi merkezlerine de başvurulmaktadır. Çocuğu olmayan, sık düşük yapan veya çocuklarını doğumdan sonra kaybeden kadınlar bu ocaklara götürülmekte; kendilerine muska, ip, kül, toprak, tuz, ekmek veya okunmuş su verilmektedir. Bazı bölgelerde muskanın hamilelik boyunca annenin üzerinde taşınması, doğumdan sonra ise çocuğa takılması gerektiğine inanılmaktadır.
Uygulamalarda makas, bıçak, iğne, kilit, taş, kül, hayvan parçaları ve çeşitli yiyeceklerin kullanıldığı da görülmektedir. Makas ve bıçağın hastalığı “keseceğine”, kilidin çocuğu “bağlayarak” koruyacağına, demirin kötü ruhları uzaklaştıracağına ve külün ocaktan geldiği için şifa taşıdığına inanılmaktadır. Bazı uygulamalarda çocuk tartılmakta, ağırlığı kadar et mezarlığa gömülmekte veya yedi ayrı evden toplanan para ve kumaşlarla çocuğa giysi hazırlanmaktadır. Bunlar sembolik benzerlik, hastalığı başka bir nesneye aktarma ve koruyucu nesnelerden yardım bekleme anlayışına dayanan halk ritüelleridir.
Tıbıka inanışında kötü ruhun bir insandan başka bir insana, hayvana, ağaca veya nesneye aktarılabileceği de kabul edilmektedir. Bazı bölgelerde çocukları yaşamayan bir kadının, lohusa bir kadının yanında silkindiği ve “Benim derdim sana, senin çocuğun bana” şeklinde sözler söylediği aktarılmaktadır. Başka uygulamalarda hastalığın hayvana, mezara veya başka bir nesneye aktarılması amaçlanmaktadır. Bu tür ritüeller, Kur’an ve sahih sünnette öğretilen korunma yollarından değil; hastalığın sembolik işlemlerle başka bir varlığa aktarılabileceğini kabul eden büyüsel düşünceden kaynaklanmaktadır.
Yedi Sayısına Yüklenen Anlam
Ümmü Sübyan, Istıra ve Tıbıka uygulamalarında yedi sayısının sıklıkla kullanılması dikkat çekmektedir. Yedi evden para veya kumaş toplanması, muskanın çocuğa yedi yaşına kadar takılması, bazı duaların yedişer defa okunması ve kadının yedi yıl çocuk sahibi olamayacağı yönündeki inanışlar bunun örnekleridir.
Yedi sayısının dinî metinlerde ve farklı kültürlerde özel bir yere sahip olması, halk inanışlarında bu sayıya ayrıca koruyucu ve büyüsel bir anlam yüklenmesine yol açmıştır. Ancak bazı ibadetlerde ve dinî anlatımlarda yedi sayısının bulunması, bu sayının her hastalık veya musallat iddiasında özel bir güce sahip olduğunu göstermez. Dinî bir sembolün geleneksel bir ritüelde kullanılması, o ritüelin Kur’an ve sünnete dayandığının delili değildir.
Ümmü Sübyan’ın Bir Hastalık Adına Dönüşmesi
Ümmü Sübyan kavramının tarihsel süreçte yalnızca kötü bir varlığın adı olarak değil, çocuklarda görülen bazı hastalıkların genel adı olarak da kullanıldığı anlaşılmaktadır. XV. yüzyıla ait Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf isimli tıp kitabında Ümmü Sübyan, habis ruhların meydana getirdiği düşünülen ve sara yahut epilepsiyle ilişkilendirilen bir hastalık olarak ele alınmıştır. XVII. yüzyılda yazılan Ravzatü’n-Nisâ adlı eserde “oğlancık hastalığı” olarak anılmış; bitkisel ve hayvansal maddelerin yanında tılsım ve muskalarla tedavi edilmesi önerilmiştir. XVIII. yüzyıla ait bir risalede de mıknatıs taşı, okunmuş su ve belirli surelerin belli sayıda okunmasıyla tedavi edilebileceği ileri sürülmüştür.
Bu örnekler, tıbbi bilgiyle halk inanışlarının tarih boyunca birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını göstermektedir. Bitkisel maddelerle birlikte muska, tütsü, tılsım ve hayvan parçalarının kullanılması; gözleme dayanan yöntemlerle büyüsel uygulamaların aynı tedavide birleştirildiğini ortaya koymaktadır. Ümmü Sübyan’ın bazı eski tıp kitaplarında yer alması, onun gerçekten hastalık yapan özel bir cin olduğunu kanıtlamaz. Aksine sebebi ve mekanizması bilinmeyen nöbetlerin, felçlerin ve çocukluk hastalıklarının dönemin kültürel diliyle adlandırıldığını gösterir.
Bir hastalığa görünmeyen bir varlığın adının verilmiş olması, o hastalığın gerçekten bu varlık tarafından meydana getirildiğini göstermez. Günümüzde benzer belirtilerin tıbbi, nörolojik veya psikiyatrik sebepleri araştırılmadan doğrudan cin musallatı olarak yorumlanması, hastanın doğru teşhis ve tedaviye ulaşmasını geciktirebilir. Özellikle çocuklarda nöbet, bilinç kaybı, felç, morarma, nefes darlığı, gelişimsel problem veya davranış değişikliği görüldüğünde öncelikle tıbbi değerlendirme yapılmalıdır.
İnancın Kadınlar Üzerindeki Toplumsal Etkileri
Ümmü Sübyan ve Tıbıka inanışları yalnızca hastalıkların açıklanma biçimini değil, kadınlar arasındaki toplumsal ilişkileri de etkilemiştir. Sık düşük yapan veya çocuklarını kaybeden bazı kadınların bedeninde kötü bir ruh taşıdığına inanılmış ve bu kadınların hamilelere, lohusalara veya yeni doğan çocuklara yaklaşması sakıncalı görülmüştür. Bazı bölgelerde “Tıbıka’nın sıçrayacağı” düşüncesiyle bu kadınlar lohusa odalarına alınmamış ve diğer hamilelerden uzak tutulmuştur.
Böylece çocuğunu kaybetmiş bir kadın, yaşadığı acının yanında başkalarının çocukları için de tehlike oluşturan bir kişi gibi damgalanabilmiştir. Doğumla ve çocukla ilgili problemlerin kadının bedenindeki kötü bir varlığa bağlanması, tıbbi sebeplerin araştırılmasını engelleyebildiği gibi kadının suçlanmasına, yalnızlaştırılmasına ve toplumdan dışlanmasına da yol açabilmektedir.
Tekrarlayan düşükler; genetik, hormonal, anatomik, enfeksiyöz veya başka tıbbi sebeplerden kaynaklanabilir. Bebeğin morarması, nefes almakta zorlanması veya doğum sırasında ölmesi de oksijensiz kalma, enfeksiyon, kalp hastalıkları ve doğum komplikasyonlarıyla ilişkili olabilir. Bunları doğrudan kadında bulunduğu ileri sürülen bir cine bağlamak, hem doğru tedavinin gecikmesine hem de kadının haksız yere sorumlu tutulmasına neden olabilir.
Muska taşımanın kişide psikolojik bir korunmuşluk ve rahatlama hissi oluşturması mümkündür. Ancak kişinin kendisini daha iyi hissetmesi, muskanın gerçekten görünmeyen bir varlığı engellediğini kanıtlamaz. Aynı şekilde bir ritüelden sonra sağlıklı bir çocuğun dünyaya gelmesi de önceki düşüklerin cinlerden kaynaklandığını veya ritüelin metafizik bir varlığı uzaklaştırdığını tek başına göstermez.
Sonuç
Ümmü Sübyan inancı; hamilelik, lohusalık, çocuk hastalıkları, düşükler, bebek ölümleri ve bazı nörolojik veya psikolojik rahatsızlıkların metafizik bir varlıkla açıklanmasının tarihsel örneklerinden biridir. Anadolu’da Istıra, Tıbıka, Tıvga, Tabe, Büzmecik, Südümiyen ve Mekir gibi farklı isimlerle benzer işlevlere sahip inanışların bulunması, aynı türden problemlerin bölgelere göre değişen adlarla açıklanabildiğini göstermektedir.
Türk kültüründeki alkarısı veya albastı, Yunan mitolojisindeki Lamia, Yahudi mitolojisindeki Lilith, Mezopotamya’daki Lamaştu, İran kültürlerindeki Al, Filipin folklorundaki Asuang ve Malezya-Endonezya kültürlerindeki Pontianak ve Penanggalan anlatılarıyla bulunan benzerlikler de bu motifin İslam’a özgü olmadığını ortaya koymaktadır.
Ümmü Sübyan anlatısı zaman içerisinde Hz. Süleyman, ilahî isimler, Kur’an ayetleri, peygamber duaları ve Mühr-i Süleyman gibi unsurlarla birleştirilerek İslami bir görünüme büründürülmüştür. Eski Türk inanışlarına ait muska, ocak, demir, taş, kül ve hastalığı başka bir varlığa aktarma uygulamaları da dinî ifadelerle birlikte yaşamaya devam etmiştir. Ancak dinî kavramların ve ayetlerin bir anlatıda kullanılması, o anlatıyı kendiliğinden vahiy kaynaklı ve sahih hâle getirmez.
Kur’an’da ve sahih sünnette açık bir dayanağı bulunmayan Ümmü Sübyan inancı; özel bir cin türüne ilişkin kesin bilgi, hastalık teşhisi veya tedavi yöntemi olarak değil; halk kültürü, mitolojik aktarım, geleneksel tıp, havas uygulamaları ve hastalıkları metafizik sebeplerle açıklama eğilimi çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Kaynaklar:
Mehdi Rezaei, “Oğuz Türkçesiyle Yazılmış Bir El Yazmasında Ümmü Sıbyan’ın Tasviri”, Millî Folklor, Sayı 132, 2021, s. 114–125.
Özlem Ünalan, “Türk Halk İnanışlarında Istıra, Tıbıka ve Ümmü Sübyan”, Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 7, 2022, s. 36–51.