Özet
Jean Adrienne Arınma Sistemi (JASS), Amerikan psikolog Jean Adrienne tarafından geliştirilmiş bir ruhsal şifa tekniğidir. Bu sistemin kanal yoluyla Başmelek Mikail ve grubundan “alındığı” iddia edilir. JASS, 144 dosyalık protokolüyle kas testi (kinesiyoloji) kullanarak kişinin “yüksek benliği” ile iletişim kurduğunu ve sorunların kökenini nokta atışı tespit edip arındırdığını savunur. Teknik, çakra ve enerji meridyenlerine dayanır, Gaia (Dünya Anası) ve Ruh Yıldızı gibi ekstra enerji merkezleri içerir, reenkarnasyon inancıyla geçmiş yaşam “kontratları” ve karmik bağlar üzerine çalışır.
İslam inancına aykırılıklar: JASS uygulamaları içinde şirk riski taşıyan unsurlar mevcuttur. Seanslarda başmelek Mikail’e doğrudan seslenilip ondan “bağ kesmesi” ve negatif varlıkları ışığa götürmesi istenmektedir. Yine protokollerde “Meleklerin, Rehberlerin ve Üstatların” yardımı talep edilerek manevi varlıklardan medet umulur. Bu tür yakarış ve aracılıklar, İslam’da yalnızca Allah’tan dilemek gereken yardımı meleklere ve ruhani rehberlere yönelttiği için şirk kapsamında değerlendirilir. Ayrıca JASS öğretilerinde “kişinin kendisinin Tanrı olduğunu anımsaması” gibi ifadeler bulunmaktadır. Bu, tevhid inancına tamamen zıttır. Yöntemin “Varolan her şeyin Yaratıcısı, Bozulmaz Anne-Baba Tanrı” şeklinde Tanrı’yı anne ve baba yönleriyle anması, “Dünya Anayı (Gaia)” enerji kaynağı sayması da İslam’ın Allah tasavvuruyla bağdaşmaz.
Hurafe ve batıl inançlar: JASS, reenkarnasyon (tenasüh) inancını açıkça benimser; “tüm yaşamlar”dan kalan eski ruhsal sözleşmeleri temizlediğini iddia eder. Oysa İslam’a göre insan dünyaya bir kez gelir ve öldükten sonra ancak ahirette dirilir. Atalardan miras kalan karmalar, Akashic kayıtları, beden devası gibi mistik kavramlar da İslamî açıdan temelsiz hurafelerdir. Kas testi ile gaybî bilgileri bulmak, sarkaç veya fal oklarına benzer şekilde bilinmezi öğrenme çabasıdır ve dinimizce yasaklanmıştır. Bilinçaltı “yüksek benlik” adına cevap verdiği sanılsa da, aslında böyle uygulamalar kâhince yöntemlere benzer riskler taşır.
Çelişkili söylemler ve bilimsel şüpheler: JASS dilinde zaman zaman “Teslimiyet”, “Şükran” gibi dinî kavramlar geçer ve şifa gücünün Allah’tan geldiğine dair ifadeler de bulunur. Ancak aynı sistem, bir yandan “Allah’a teslimiyeti” vurgularken diğer yandan kişiye “Tanrı olduğunu hatırlamasını” telkin ederek kendi içinde çelişir. Yöntemin “Başmeleklerden vahiy yoluyla keşfedildiği” söylenirken bir yandan da “matematiksel ve geometrik” bir temele oturtulduğu iddia edilmesi tutarsızdır. Bilimsel açıdan da, çakraları “Tanrısal lazerle onarmak”, üç kere tıklayarak işlem yapmak veya kas testine dayanarak hastalık nedeni bulmak gibi uygulamaların güvenilir kanıtları yoktur. Nitekim JASS’ın öne sürdüğü birçok fenomen, modern tıp ve bilim çevrelerince plasebo veya subjektif etki olarak değerlendirilmektedir.
JASS Sistemindeki İslam’a Aykırı Uygulamalar
1. Meleklere ve Ruhsal Rehberlere Yönelik Çağrılar (Şirk)
JASS seanslarında, danışanın sorununu çözmek için meleklerin ve diğer metafizik varlıkların yardımına başvurulmaktadır. Örneğin uygulama protokolünde ilk adımlardan biri olarak “Meleklerin, Rehberlerin ve Üstatların burada bulunmalarını ve yardımını talep ediyorum” diyerek seansa görünmez varlıkların davet edilmesi öğretilir. Yine bazı arındırma adımlarında, özellikle negatif enerji veya bağların temizlenmesinde, Başmelek Mikail’den doğrudan doğruya yardım istenir. El kitabında “Başmelek Mikail’den sana uygun ‘bağ kesme’ aracını sunmasını ve seni diğerlerine bağlayan tüm bağların sevgi ile kaldırılmasına yardımcı olmasını talep et” ifadesiyle danışanın üzerine tesir eden bağları Mikail’in kesmesi beklenir. Devamında, bulunan negatif varlık ya da enerjinin ışığa götürülmesi için yine Mikail’e izin verilir veya rica edilir. Bu uygulamalar, pratikte meleklere seslenip onlardan doğaüstü tasarruf talep etmektir.
İslam inancına göre ise melekler, Allah’ın emriyle görev yapan nuranî varlıklardır; insanlara hizmet ederler ama keyfî isteklerimize göre doğrudan müdahale edemezler. Vahiy meleği Cebrâil dışında bir melek vahşy getiremez, vahiy dönemi kapanmıştır ve herhangi bir kimsenin meleklerle bilinçli iletişim kurması söz konusu değildir. Melekler, Allah’ın iradesine tam boyun eğmiş varlıklardır; kendi başlarına bağımsız karar almazlar. Bu nedenle, bir müminin sıkıntısını gidermesi için doğrudan bir meleğe yakarması doğru değildir. Yardım isteme ve dua, doğrudan Yüce Allah’a yöneltilmelidir. Kur’an’da Allah, “Mescidler Allah’ındır; öyleyse Allah ile birlikte hiç kimseye yalvarmayın” buyurarak (Cin Suresi 72:18) ibadette ve duada tevhide riayet edilmesini emreder. Melekler veya başka ruhsal varlıklar aracı kılınarak medet ummak, farkında olmadan Allah’tan başkasına çağrı yapmaktır. Bu tür davranışlar, dua ve tevekkül konularında tehlikeli bir sapma olup İslam literatüründe şirk kapsamında değerlendirilir. Nitekim Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmeyeceğini bildirmiştir (Nisâ 4:48).
JASS eğitmenleri belki “Biz Allah’a da inanıyoruz, melekler de O’nun izniyle yardımcı oluyor” diyebilirler. Fakat pratikte seanslarda meleklerle sanki komut verircesine iletişim kurulması, onlara doğrudan rol biçme çabası vardır. Bu, İslam’da meleklere atfedilmeyen bir yetkidir. Hiçbir sahabe veya İslam alimi, hastalık veya nazar için Cebrâil’e veya Mikâil’e seslenip yardım dilememiştir; bunun yerine Allah’a dua etmiş, O’nun şifa vermesini istemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Dua ibadetin özüdür” buyurarak (Tirmizî, Deavât, 1) kulun sadece Rabbine yönelmesini vurgulamıştır. Meleklerden medet umma geleneği ise daha çok yeniçağ (New Age) akımlarında ve eski cahiliye inançlarında görülür. Kur’an’da geçmiş toplumlardaki müşriklerin, melekleri “Allah’ın kızları” sayıp onlara taptığı; gerçekte ise bu kimselerin melek diye cinlere tapındığı belirtilir (Sebe’ 34:40-41). Bu uyarı, bizlere meleklere yapılan yakarışların arkasında şeytanî aldatmacalar olabileceğini hatırlatır.
İnsanlara melek kılığında görünen veya kendini “nurani varlık” diye tanıtan bazı mahlûkat aslında cinni şeytanlardır. Enerji uygulayıcılarının meleklerle görüştüklerine inanması onları büyük bir tehlikeye atar. Zira normalde meleklerle temas kurmak peygamberlere has bir lütuftur; diğer insanların “melek” sandığı deneyimler çoğunlukla ya hayal ürünüdür ya da kötü niyetli cinlerin oyunudur. Bu yüzden JASS gibi yöntemlerde seans başlamadan “Mikail ve ailesine teşekkür” etmek, hayali koruyucu meleklerle konuşmak veya kristallerle “melek bağlantıları kurmak”, iyi niyetle de yapılsa İslam’da yeri olmayan davranışlardır. Böyle mistik pratikler, kişiyi Allah’a tevekkülden uzaklaştırıp görünmez varlıklara bel bağlamaya iter. Şifa verici kudretin Allah’tan olduğu gerçeğini ikinci plana atarak araya aracılar sokmak, İslam akidesine göre büyük bir risk taşır.
Sonuç olarak, JASS’ın melek ve rehber çağırma uygulaması tevhit inancıyla bağdaşmaz. Müslüman bir kişi ihtiyaç anında melek ismi zikredip ondan medet dilememeli; şifa ve yardım için doğrudan Allah’a yönelmelidir. Aksi halde, niyetinde Allah’ı aracı olmaksızın yegâne kudret bilme hassasiyetini kaybedip gizli şirk tuzağına düşebilir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) şöyle uyarmıştır: “Derdinizi yalnız Allah’a arz edin; O’ndan başkasından istemek zillettir.” Bu öğüt, her türlü manevi yardım arayışında istikametimizi belirlemelidir.
2. “Anne-Baba Tanrı” ve Gaia İnancı (Hurafe ve Şirk)
JASS sisteminin terminolojisinde ve dünya görüşünde, İslam’ın ulûhiyet anlayışına aykırı ifadeler göze çarpmaktadır. Örneğin ileri seviye protokollerden birinde, teşekkür duası benzeri bir cümlede “Var olan her şeyin Yaratıcısı, Bozulamaz Anne-Baba Tanrı’ya, tüm Meleklere, Rehberlere ve Üstatlara… teşekkür ederim” denilmektedir. Burada Yaratıcı (Hâlık) kavramı “Anne-Baba Tanrı” şeklinde dişil ve erilin birleşimi bir ilah olarak tasavvur edilmiştir. Hâlbuki İslam’da Allah tektir, cinsiyetten münezzehtir ve eşi-benzeri yoktur. Allah’a “anne” veya “baba” gibi insanî sıfatlar atfetmek, Hristiyanlıktaki “Göksel Baba” veya bazı pagan inançlardaki Tanrıça anlayışlarını hatırlatan, tevhidi zedeleyen bir yaklaşımdır. Kur’an, Allah’ın ne bir çocuğu ne de ebeveyni olmadığını kesin bir dille beyan eder: “O doğurmamıştır, doğurulmamıştır” (İhlâs 112:3). Dolayısıyla Yaratıcı’yı anne ve baba formlarında düşünmek, bilerek veya bilmeyerek şirk koşmaktır.
JASS dokümanlarında ayrıca “Yüce Ana” ve “Baba” olarak adlandırılan iki kozmik prensipten söz edilir; “Yüce Ana” için Gaia (Dünya Anne), “Baba” için Ruh Yıldızı kavramlarına yönlendirme yapılır. Bu bakış açısı, Yaratıcı kudreti dişil ve eril kutuplara ayıran panteist bir telkin içerir. Sözde “Dünya Ana Çakrası (Gaia)” vasıtasıyla kişinin sevgi, dişilik ve topraklanma enerjisi aldığı, “Ruh Yıldızı” vasıtasıyla da göksel baba enerjisiyle bağlantı kurduğu öne sürülür. Oysa İslam’da ne “dünya anaya tapınma” ne de “gök baba” inancı vardır. Yeryüzü ve gökyüzü dahil tüm âlemi yaratan ve yöneten tek ilah Allah’tır. Toprağın verimini veya evrenin enerjisini kişiye akıtan bağımsız ilahi güçler yoktur; bunlar olsa olsa Allah’ın koyduğu tabii kanunların işlemesidir.
“Gaia” terimi, Eski Yunan’da Dünya Tanrıçası anlamına gelir. Yeni Çağ ekolleri bu ismi Dünya ruhu/enerjisi manasında kullanırlar. Ancak masum görünen bu kavram, farkında olmadan tabiatı ilahlaştırma riski taşır. İslam’a göre dünya ve doğa, Allah’ın kudretiyle yaratılmış ve O’na boyun eğmiş varlıklardır (Rad 13:15). Toprağa “ana” diye ulviyet atfedip ondan şifa istemek, bereket beklemek; örneğin “Dünya Anadan beslenme” ritüelleri yapmak, İslam’da batıl inanç kategorisine girer. Cahil toplumlarda görülen Yer-su kültü, atalar ruhu veya tabiat perilerine adak gibi uygulamalar hep şirk unsuru taşımıştır. Müslümanlar yağmur istediğinde buluta, yere değil Allah’a dua eder; hastalandığında şifayı bitkiden değil, bitkiye şifa özelliğini veren Rabb’den talep eder. Hz. İbrahim’in (a.s.) duası bu bilinci yansıtır: “Hastalığa yakalandığım zaman bana şifa veren O’dur” (Şuarâ 26:80).
JASS kapsamındaki Gaia inancı, modern bir hurafe olarak değerlendirilebilir. Nitekim sistem, kişinin bedeninin “Gaia’nın enerjisiyle beslenememesi” gibi ifadeler kullanarak bazı sorunlar tanımlar. Hatta “beden devası” denilen gizemli bir varlıktan bahsedip, “Beden devası dünya ananın desteğini hissetmiyor” şeklinde tespitler yapar. Burada bedene adeta ayrı bir ruh (deva) atfedilmesi ve bu sözde varlığın Dünya’dan manevi destek alamadığı iddiası görülür. Bu anlayış, İslam’ın ruh ve beden telakkisine uymaz; bedeni yöneten ayrı bir doğa ruhu konsepti yoktur. Dahası, sorunlarımızın kaynağını doğal veya kozmik enerjilerle yeterince beslenememekte aramak, insanın manevi durumunu İlahi irade ve kendi fiilleri yerine ezoterik bir eksiklikle açıklamaktır. İslam’a göre insanın hem maddi hem manevi rızkı Allah’tandır; rüzgârın esmesi de, yerin bize nimet sunması da Allah’ın takdiri iledir. Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın” buyrularak (Hûd 11:6) bu gerçek vurgulanır. Oysa Gaia doktrini, sanki Dünya kendi başına besleyici bir tanrıçaymış gibi bir algı oluşturabilir.
Özetle, JASS tekniklerinde geçen “Anne-Baba Tanrı” ifadesi, Gaia’ya kutsiyet atfedilmesi ve benzeri fikirler tevhid akidesine aykırıdır. Kişi “Yaratıcıya teşekkür” ettiğini sanırken aslında zihnine şirk unsuru kavramlar yerleşebilir. Allah’ın zatını ve sıfatlarını insanî rollere indirgeyen her düşünce, İslam’da reddedilir. Bu nedenle Neden Bioenerjiyi Bıraktım kitabımda vurgulandığı üzere, şifa teknikleri aracılığıyla Budist, Şamanist veya panteist inanışların toplumda yaygınlaşması ciddi bir akide problemidir. Müslüman, Rabbi’ni “alemlerin Rabbi” (Fatiha 1:2) olarak tanır; ne yalnız göğün ne de yalnız yerin, tüm kâinatın yegâne ilahı olarak bilir. İnancı uğruna ne Meryem Anaya ne Dünya Anaya tapmaz, ne de Allah’ı “anne-baba tanrı” gibi şirk kokan sıfatlarla anmaz.
3. “İnsanın Tanrı Olması” İddiası (Açık Şirk)
JASS sisteminin en dikkat çekici ve en tehlikeli telkinlerinden biri, insanın kendi içinde ilahi olduğu yönündeki gizli-açık mesajlardır. İleri düzey uygulamalarda yer alan bazı ifadeler bunu net biçimde ortaya koyar. Örneğin, 4. seviye dosyalardan birinde danışanı arındırmak için şu niyet cümleleri geçmektedir: “Kişinin Mesihleşmiş kişiliğinde Tanrısal anlayışı aktive etmeye yönelik; kişinin kendisinin Tanrı olduğunu anımsamasına yardımcı olmaya yönelik; bilincini Tanrısallığın boyutuna yükseltmeye yönelik…” ibareleri ardı ardına sıralanır. Özellikle “kişinin kendisinin Tanrı olduğunu hatırlaması” ifadesi, İslam inancına tamamen aykırı olup apaçık bir şirk söylemidir. Zira tevhid inancına göre insan, aciz bir kuldur; asla ilahlık vasfı taşıyamaz ve böyle bir iddiada bulunması büyük günahtır.
Tarih boyunca “Ben Tanrıyım” diyenler ya aklını yitirmiş deliler ya da kibirde aşırı giderek ilahlık taslayan zorbalar olmuştur. Kur’an’da Firavun’un “Sizin en yüce Rabbiniz benim” diye halka seslendiği aktarılır ve onun bu küstahça iddiası şiddetle kınanır (Naziât 79:24). Kendini ilah ilan eden Firavun, Allah’ın azabıyla helak edilmiş bir ibrettir. İslam, bırakın kendini Tanrı sanmayı, kibre kapılıp başkasını küçümsemeyi bile yasaklamıştır. Allah Teâlâ bir kudsî hadiste, “Büyüklük (azamet) ridâm, ululuk (kibriyâ) izârımdır; kim bunlarda benimle ortaklık iddia ederse onu cehenneme atarım” buyurmuştur. Bu, kulun haddini aşıp Rabb’ine özgü sıfatlarda pay sahibi olma iddiasının ne denli büyük bir suç olduğunu gösterir. Dolayısıyla JASS’ın sözde ruhsal farkındalık adı altında kişiye “Sen Tanrısın” mesajı vermesi, farkında olmayan biri için maneviyat kisvesinde sunulan korkunç bir akide sapmasıdır.
Elbette JASS eğitmenleri “Burada kasıt kişinin içindeki ilahi öz, yani ruhudur” diyerek kendilerince tevil getirebilirler. Yeni Çağ öğretilerinde sıkça geçen “Hepimiz Tanrı’nın parçalarıyız” veya “Evrendeki Tanrısallığın tezahürleriyiz” gibi ifadeler, aslında bir tür panteist felsefedir. İslam’a göre insanda ilahi bir “öz” yoktur; Allah insana ruhundan üflemiştir denirken kasıt, canlılık sırrı ve akıl-emanet kapasitesidir, yoksa Allah’ın zâtından bir parça insanın içine girdi demek değildir. Maalesef bazı mistik ekoller bu ince çizgiyi aşarak vahdet-i vücud anlayışını suistimal eder ve “Enel Hakk” (Ben Hakk’ım) diyen sapkın yorumlara varırlar. Halbuki Hallac-ı Mansur’un vakasında olduğu gibi, “Ben Allah’ım” demek, şeriata göre küfrü gerektirir. Ehl-i sünnet âlimleri, hulûl (Allah’ın beşere hulûl etmesi) veya ittihad (kul ile Allah’ın özdeşleşmesi) görüşlerinin açıkça dalalet olduğunu belirtmişlerdir.
Kur’an, “Allah birdir, her şey O’na muhtaçtır” diyerek (İhlâs 112:1-2) insan dahil tüm varlıkların ilah karşısındaki konumunu tanımlar. İnsan, bırakın Tanrı olmayı, O’nun izni olmadan kendi nefsine bile fayda veremez. İnsanın yaratılış gayesi ilahlık değil, kulluktur: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurur Allah (Zâriyât 51:56). Dolayısıyla bir sistemi “arınma” öğreneyim derken, kişiye kendini ilah yerine koymasını telkin ediyorsa, bu sistemin şeytanî bir vesveseyi süslü sözlerle pazarladığı açıktır. Nitekim kitap ehli ve putperest kavimlerin çoğu, nefsini veya önderlerini ilahlaştırdıkları için sapıtmışlardır. İblis’in Adem’e secde etmeyip “Ben ondan üstünüm” (A’râf 7:12) diyerek kibirlenmesi de, insanoğlunu bekleyen en büyük tuzağın kibir ve ilahlık sevdası olduğunu gösterir.
Bu tür Yeni Çağ inançlarına kapılan şifa uygulayıcılarının zamanla ahiret inancını yitirdiğini ve hatta din değiştirip Budizm, Hinduizm gibi inançlara geçtiğini görmekteyiz. Çünkü “içindeki tanrı gücünü keşfet” düşüncesi, insana hesap vermeyeceği, kendisinin merkezde olduğu bir sahte özgürlük hissi verir. Şeytanın amacı da budur: İnsana günahlarını unutturup kendini yeterli görmesini, hatta tanrısal görmesini sağlamak. Kur’an’da, şeytanların bazı insanlara vahyettiği (ilham ettiği) süslü sözlerden bahsedilir (En’âm 6:112). Gerçekten de JASS gibi tekniklerde geçen “kendini Tanrı olarak hatırlama” ifadesi, ancak bir şeytanın fısıldayabileceği kadar küstahça bir iddiadır.
Müslüman için kurtuluş yolu, nefsini ilahlaştırmak değil, tam tersine nefsini terbiye edip Allah’a kul olmanın şerefine ermektir. Kalpleri ancak Allah’ı anmak tatmin eder (Ra’d 13:28); insan ancak Rabbine secde ettiğinde gerçek makamına yükselir. Bu sebeple JASS’ın “Tanrısallık boyutuna yükselme” vaadi, hakikatte kişinin kibir bataklığına saplanmasıdır. Unutmamak gerekir ki İslam’da en büyük mertebe, peygamberlerin dahi övündüğü kulluk mertebesidir – “Abdullah” (Allah’ın kulu) ismi bizim için en yüce payedir. Dolayısıyla kim “Ben Tanrı’yım” diyorsa, o en alçak noktaya düşmüş demektir.
4. Reenkarnasyon ve Karmik Sözleşmeler (Batıl İnanç)
JASS yönteminin merkezinde, kişinin sadece bu hayattaki değil geçmiş hayatlarındaki engelleyici kayıtların da temizlenmesi fikri vardır. Seans sırasında bilinçaltından gelen bilginin, danışanın bu dünyaya gelmeden önce yaptığı sözleşmeler, atalarından miras kalan karmalar veya geçmiş enkarnasyonlarından kalan travmalar olabileceği kabul edilir. Nitekim JASS’ın 1. aşama dosyalarında şöyle bir protokol adımı yer alır: “Tüm yaşamlardan gelen bütün eski kontratların temizlenmesini talep et – bağlı olduğun her şeyi serbest bırak”. Bu cümle, sistemin reenkarnasyon inancını açıkça benimsediğinin delilidir. Kişinin birden fazla dünya hayatı yaşadığı, her birinde ruhunun sözleşmeler yaptığı ve bunların etkilerinin şu anki hayatını bloke ettiği varsayılmaktadır. Yine başka bir maddede “Enkarnasyona iniş – son anda yapılan kontrat değişikliği” gibi ifadelere rastlanır. Bu da “ruhların bedenlenmeden önce bir plan yaptığı, ancak bazen son dakika ebeveyn değişikliği gibi kontrat değişimleri olabildiği” şeklindeki reenkarnasyoncu doktrini yansıtır. Hatta Jean Adrienne’in ilk başta bu durumu “Yanlış Ebeveynler” diye adlandırdığı, sonra “Tanrısal planda yanlış yok” diyerek terminolojiyi düzelttiği belirtiliyor. Bütün bunlar, JASS’ın arka planında tenasüh (yeniden bedenlenme) inancının yattığını gösterir.
Oysa İslam’a göre reenkarnasyon inancı tamamen yanlıştır ve ahiret akidesine aykırı bir iddiadır. Kur’an-ı Kerim, insanın dünya hayatını bir defaya mahsus yaşadığını, ölümün ardından ruhların berzah âlemine gireceğini ve kıyamet günü tekrar diriltileceğini kesin delillerle ortaya koyar. Müşriklerin ve inançsızların “Bu dünyadaki hayatımızdan başkası yok, biz bir daha diriltilecek değiliz” (En’âm 6:29) gibi sözlerle ahireti inkâr ettikleri bildirilir ve bu düşünce reddedilir. Hatta ölmek üzere olan bir insanın “Rabbim beni geri gönder, belki geride bıraktığım dünyada iyi işler yaparım” diye yalvaracağı, fakat bunun mümkün olmayacağı açıkça ifade edilmiştir. Ayette geçen “Gerisinde, tekrar dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır” cümlesi (Mü’minûn 23:100), ölümden sonra dünyaya dönüş imkânının olmadığını net biçimde ortaya koyar. Yine başka ayetlerde cehennemliklerin “Rabbimiz, gördük, işittik, şimdi bizi geri çevir de iyi işler yapalım” diye feryat edecekleri ama bu isteğin reddedileceği bildirilmiştir. Tüm bu ayetler, dünya hayatının bir imtihan olduğunu ve tekrar tekrar bedenlenme şansı verilmeyeceğini vurgular. Nitekim Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde reenkarnasyon için “Kur’an ve hadislerden çıkartılması mümkün değildir… Ölmenin iki, dirilmenin de iki kereden ibaret olması gerçeği değişmez. Bu vaka da reenkarnasyon inancının aslı olmadığını ortaya koyar” şeklinde yorum yapılmıştır.
İslam inancında ruhların dünya hayatından sonra bekleyeceği yer berzah âlemidir; iyiler cennet bahçelerinden bir bahçede, kötüler cehennem çukurlarından bir çukurda kıyameti bekler (hadis-i şerif, Tirmizî, “Kıyamet”, 26). Hiçbir ruh, imtihan süresi bitmeden tekrar dünyaya bedenine gönderilmez. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in açık beyanı vardır: Bedir’de ölen müşriklere hitaben “Rabbinizin size vaad ettiğinin hak olduğunu gördünüz mü?” buyurduğunda sahabeler şaşırmış, “Ölülerle mi konuşuyorsunuz?” demişlerdi. Allah Rasûlü, “Siz beni onlardan daha iyi duymuyorsunuz, sadece cevap veremezler” buyurarak (Buhârî, “Meğâzî”, 8) onların ruhlarının berzah âleminde olduğunu işaret etmiştir. Yani ölen kişi, dünya ile bağlantısını keser; ruhu ya azap ya nimet içinde bekler, bir başkasının bedenine girip yaşamaz.
Reenkarnasyon fikri, İslam’a göre aynı zamanda adalet ve imtihan sırlarına aykırıdır. Zira bu inanç, ahireti ve hesap gününü anlamsız kılar. Reenkarnasyona inanmak ahiret inancını tahrip eder; eğer ölüm sonrasında ikinci bir şans varsa ceza ve mükâfat dengesi bozulur. Oysa Kur’an’da “Her nefis ölümü tadacaktır, sonra bize döndürüleceksiniz” buyrulurken (Ankebût 29:57) hayatın tek seferlik olduğu ve sonunda ilahi huzura varılacağı kesinleştirilmiştir. Reenkarnasyon iddiası bu ilahi düzeni inkâr etmektir. Nitekim İslam alimleri, reenkarnasyon inancını küfre götüren bir sapma olarak nitelerler. İmam Rabbani, Mektubat’ında tenasüh fikrini İslam dışı görür; son devir alimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen de reenkarnasyonu hurafe ve bâtıl itikatlar arasında sayar.
JASS’ın iddia ettiği “geçmiş yaşam kontratları” meselesine gelince:
İslam’da ruhlar âleminde insanların dünyaya gelmeden önce sadece Allah’a kulluk edeceğine dair misak verdiği bildirilir (A’râf 7:172). Bunun dışında ruhların kendi aralarında karmakarışık anlaşmalar yaptığı, farklı hayat senaryoları planladığı inancı yoktur. Elbette atalarımızın hayat tecrübeleri ve yaptıkları, sosyal ve genetik miras yoluyla bizleri etkiler; ancak bu, JASS’ın bahsettiği mistik “atalardan gelen blokajlar” manasında değildir.
Öte yandan, reenkarnasyon inancının yaygınlaşmasında medyumların ve cinlerin rol oynadığı da bilinmektedir. Parapsikolojik seanslarda bazı kimseler “önceki hayatlarına” dair detaylar anlatır, hatta farklı diller konuşur. Konuyu “Neden Bioenerjiyi Bıraktım?” kitabımda detaylı olarak irdelemiştim. Hipnoz altında veya trans halinde geçmiş yaşamdan bahseden kişilerde cinni şeytanlarıntesirinden bahsedilebilir. Şeytan, insanları aldatmak için böyle oyunlar oynar; bir cine “falanca kişinin geçmişini anlat” dediğinde, cin gaybdan değil ama kendi gördüğü kadarıyla o kişinin atalarının hayatından kesitleri bilebilir ve fısıldayabilir. Bu, medyuma veya danışana sanki ruhu geçmişte yaşamış izlenimi verir. Bu yolla reenkarnasyon inancı güçlenir ve ahiret inkârı pekişir. Neticede kişi “zaten tekrar geleceğim” düşüncesiyle dinî sorumluluklarını önemsemez hale gelir. Halbuki bu koca bir yalandır ve şeytanın insanı dinden uzaklaştırma taktiklerinden biridir.
Sonuç olarak, JASS’ın reenkarnasyonu ima eden öğretileri İslam akidesine tamamen zıttır. Bu inanç, İslam’da batıl itikat kabul edilir. Müslüman, hayatın bir imtihan süresi olduğunu ve ölümün ardından direkt ahiret safhasının başladığını bilmeli, “enerji çalışması” adı altında reenkarnasyon telkin eden sistemlerden sakınmalıdır. Unutulmamalıdır ki tevhid inancı, sadece Allah’ın birliğine değil, aynı zamanda O’nun bildirdiği hayat düzenine inanmaktır. Bu düzende ölüm bir son, ahiret bir başlangıçtır. Dünyada tekâmülünü tamamlayamayan insan, bunu başka bir bedenle yeniden deneyemez; ancak tövbe ve amel ile durumunu düzeltebilir. Eğer ruhçu öğretilerin dediği gibi “dersini alana kadar tekrar gel” mantığı olsaydı, ne cehenneme ne cennete ihtiyaç kalırdı. İslam ise cennet ve cehennemi hakikat, reenkarnasyonu aldatmaca sayar.
5. Yüksek Benliğe Güven ve Kas Testi ile Gaybı Arama (Hurafe)
JASS tekniğinin işleyişinde, danışanın bilinçdışından bilgi almak için kinesiyoloji kas testi kullanılmaktadır. Uygulayıcı, kişinin koluna hafif baskı yaparak evet/hayır cevapları aldığını ve bu sayede “yüksek benliğin rehberliğiyle” problem dosyalarını tespit ettiğini iddia eder. Yani kişi adeta kendi bedenine sorular sorarak bilinçaltından veya ruhsal boyuttan yanıt aldığını düşünür. Bu yönteme Yeni Çağ çevrelerinde “içsel rehbere sorma” gibi mistik anlamlar yüklenir. Peki İslam’a ve akla göre böyle bir şey mümkün müdür, meşru mudur?
Öncelikle, gayb bilgisi Allah’a aittir. Bir insanın geçmişini, bilinçaltındaki tüm sırları veya kaderiyle ilgili noktaları kendi başına çözmesi her zaman mümkün olmaz. Kas testinin mantığı, bedenin dürüstçe “doğruyu söyleyeceği” varsayımıdır. Oysa bu bilimsel olarak da dinî olarak da şüphelidir. Bilimsel açıdan, uygulayıcının beklentisi kas yanıtlarını etkileyebilmektedir – buna ideomotor etki denir. Yani kişinin parmağıyla oynattığı bir sarkaç nasıl ki bilinçdışı ufak hareketlerle yönlenir, kas testinde de hem uygulayıcı hem danışan farkında olmadan sonuçları etkileyebilir. Nitekim çift-kör deneylerde uygulayıcının ne soruyu ne doğru cevabı bilmediği durumlarda kas testi sonuçlarının rastgele atmadan farksız olduğu saptanmıştır. Bu nedenle, uygulayıcı ne kadar iyi niyetli olsa da, kas testi objektif bir teşhis yöntemi değildir – bilim camiasında pseudoscience (sözdebilim) olarak görülür.
İslamî açıdan baktığımızda ise, kas testi bir nevi kehânet aracı gibi değerlendirilebilir. Cahiliye Arapları’nın “fal okları” uygulaması bunun benzeridir: Üzerinde “yap, yapma” yazan okları çekip işaret ararlardı. Kur’an bu fal oklarını haram kılmıştır (Mâide 5:3), zira gaybı öğrenme niyetiyle yapılan bu uygulama, Allah’a tevekküle zıt bir hurafedir. Kas testi de neticede kişinin elini “evet” için güçlü, “hayır” için güçsüz düşürerek bir bilinmez bilgiye ulaşma çabası değil midir? Peygamber Efendimiz (s.a.v.), gaybdan haber verdiğini iddia eden kâhin ve arrâfların peşine düşmeyi yasaklamıştır. “Her kim bir kâhine gider de söylediklerini tasdik ederse, şüphesiz Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur” buyurmuştur (Ebû Dâvud, “Tıb” 3904). Bu ağır uyarı, gayb bilgisini ancak Allah’ın vahyinin bildirdiğini, bunun dışında yöntemlerle öğrenmeye kalkmanın küfre varan yanlışlara sürükleyeceğini gösterir. Elbette kas testiyle bir kâhine gitmek tam olarak aynı şey olmayabilir; ancak prensip olarak kişi, kaderine veya bilinçaltına dair kritik meseleleri bilinmez bir güce danışmaktadır. O gücün gerçekten “yüksek benlik” mi, yoksa başka bir varlık mı olduğunu da bilemeyiz.
Neden Bioenerjiyi Bıraktım kitabında değindiğim “Sarkacı kim çeviriyor?” meselesi burada da geçerli: Bir pandül ya da kas hareketi bize evet-hayır veriyorsa, bunu kim yönlendiriyor? Ruhsal şifa uygulamalarında kullanılan bu tür yöntemlerde çoğu zaman devreye cinni şeytanlar girebilir. Büyücülerin ve medyumların da eski çağlardan beri kullandığı yöntem, ruhani varlıkların (cinni şaytanların) bedenler veya araçlar üzerinden sinyal vermesidir. Şayet kişi Allah’a sığınmadan gaybî bir kaynaktan medet umarsa, kişi şeytanın tesirine açık hale gelir. Sonuçta bir cin ya da şeytan, şahsın hayrına olmayan yanlış bilgiler fısıldayabilir. Bir iki isabetli çıkarım, kişiyi tuzağa düşürmek için sunulan yem hükmündedir. Nitekim günümüzde “kayıp insanı bulma, cin çıkarma” iddiasıyla kas testi veya benzeri yöntemlere başvuran bazı medyumların sonu hüsran olmuştur.
Ayrıca “yüksek benlik” kavramı da İslamî açıdan sıkıntılıdır. İnsanın içinde ilahi öz veya mutlak doğruyu bilen bir parça olduğu fikri, İslam’daki nefs ve ruh kavramlarıyla tam örtüşmez. Elbette vicdan ve fitrat olarak her insan doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek bir yaratılışa sahiptir. Ancak mutlak manada rehberlik, kişinin kendi benliğinden değil, vahiy ve akıl süzgecinden gelir. Kur’an, insana “nefse fücurunu da takvasını da ilham eden” Allah’tır der (Şems 91:8). Yani iyi ve kötü eğilimleri insana gösteren Allah’tır; insan içinden gelen her sese güvenemez. JASS ise “Yüksek benliğine sor, onun rehberliğine teslim ol” diyerek kişiyi kendi iç sesini mutlak kılmaya yönlendirir. Bu, nefs-i emmareyi (kötülüğü emreden nefsi) devre dışı bırakacağı iddiasıyla yapılsa da, sağlam bir yol değildir. Bir Müslüman zorda kaldığında içinden gelen ilhamı değil, Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini rehber edinmelidir. “Yüksek benlik” denilen şey, eğer vahiyden bağımsız bir otorite haline getirilirse, insanı hatadan koruyamaz. Zira nice insan “içimden şöyle yapmak geliyor” diyerek yanlış kararlar verebilmektedir.
JASS’ta kas testiyle tespit edilen konular arasında “atalardan gelen lanet, büyü, karmik borç” gibi unsurlar da vardır muhtemelen. Bu gibi şeyler, bir müminin başına gelebilir; fakat çözüm yolu enerji dosyası açmak değil, Allah’a sığınıp sünnette gösterilen usullere yönelmektir. İslam’da nazar, büyü gibi etkiler kabul edilir ancak bunların çaresi Fatiha, Felak, Nas gibi duaları okumaktır; yoksa kas testiyle “hangi atamdan geldi bu lanet” diye aramak değildir. Hz. Peygamber, torunları Hasan ve Hüseyin’e “Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım, her şeytandan ve zararlı gözden” diyerek okuyup üflerdi (Ebû Dâvud, “Sünnet”, 18). Bugün JASS gibi sistemler, insanların bu manevi korunma yöntemlerinden uzaklaşıp bilinmez metotlara bel bağlamasına yol açıyor. Kas testi yapıp “sende 5 nesil önceki dedenle ilgili bir sözleşme çıktı, Mikail ile bunu keselim” demek, ne Kur’an’da ne Sünnet’te yeri olan bir uygulamadır. Bu nedenle, böyle bir işlem bid’at ve hurafe olarak nitelendirilebilir.
Unutulmamalı ki hidayet rehberi olarak Kur’an varken, bir mümin belirsiz kaynaklı iç seslere veya sallanan kollara güvenemez. Elbette psikolojide bilinçdışı çalışmaları, kas geribildirimi gibi kavramlar vardır ve bunlar bilimsel araştırma konusudur. Ancak JASS’ın yaptığı gibi bunları mistik bir kehanet sistemine dönüştürmek hem inanç açısından mahzurlu, hem de kişiyi yanıltıcıdır. Müslüman bir danışan, seans sırasında çıkan sonuçlara sorgusuz inanıp hayat kararlarını buna göre yönlendirebilir. Bu da bir çeşit modern falcılık etkisi yaratır. İman sahibi kimse, hayatının gidişatını fal, kehanet veya kas testi değil, istişare, istihare ve Allah’a tevekkül ile belirlemelidir. Peygamberimiz (s.a.v.), “Fal (uğursuzluk inancı) şirktir” (Ebû Dâvud, “Tıb”, 23) buyurarak batıl inanışlara kapı aralamamamız konusunda uyarmıştır. Bugün belki kuş uçtu, baykuş öttü diye değil ama kas seğirdi diye karar alanlar türemişse, bu da aynı derecede yanlıştır.
Bilimsel Açıdan Değerlendirme
JASS tekniğine yönelik eleştirilerin önemli bir boyutu da bilimsellik iddiasının zayıf oluşudur. Sistem, tanıtımında matematik ve geometri kullanılarak geliştirildiğini, psikolog bir uzman tarafından hazırlandığını vurgulayarak kendine bir bilimsel hava katmaya çalışır. Ancak içerdiği yöntem ve kavramlar objektif bilimsel ölçütlerle değerlendirildiğinde büyük soru işaretleri barındırır:
1. Kinesiyoloji (Kas Testi)
Uygulamada kas testi, bilinçaltının “doğru-yanlış dedektörü” gibi sunulur. Fakat yapılan kontrollü deneyler, bu yöntemin tutarlı sonuç vermediğini göstermiştir. Örneğin bir kişi gözü kapalıyken kol testinde “şu su şişesinde zehir var mı?” gibi sorular sorduğumuzda, bilinçaltı bunu bilemez ve kol gücü rastgele düşer veya düşmez. Kas testinin doğruluğu, uygulayıcının inancına ve danışanın telkine açıklığına fazlasıyla bağlıdır. Bu da etkinliğini plasebo etkisi düzeyine indirger. Dolayısıyla “Yüksek benlik cevap veriyor” iddiası bilimsel değil, mistik bir yorumdur. Modern tıpta tanı koymak için kan tahlili, MR, psikolojik testler gibi somut yöntemler varken, kol düşürmeyle travma tespiti yapmak kabul görmüş bir uygulama değildir.
2. Çakralar ve Enerji Alanı
JASS, Hint öğretilerinden alınma çakra ve aura konseptini temel alır. Bu alanların varlığına dair bugüne kadar deneysel bir kanıt sunulamamıştır. Vücuttaki elektriksel faaliyetler (EEG, EKG vs.) ölçülebilir; ancak “yaşam enerjisi (prana/chi)” adı verilen gizemli bir enerjinin dolaştığını kanıtlayan cihaz yoktur. Çakra dengesizliğini ölçen tıbbi bir cihaz da mevcut değildir. Tamamen sübjektif belirtilere dayanarak “kök çakran tıkalı, onun için parasızlık yaşıyorsun” gibi çıkarımlar yapılır ki, bu da her insana uyarlanabilecek genellemelerden öteye gitmez. Bilim, falsifiye edilemeyen (yanlışlanamayan) iddiaları kabul etmez. Çakralar kapalı diyene “hayır, açık” demenin ölçütü yoksa, bu bilim dışı kalır.
3. Ruhsal Sebeplerle Fiziksel İyileşme
JASS, duygusal travmaları enerjiyle temizleyince fiziksel hastalıkların dahi iyileşebileceğini öne sürer. Stres ve duyguların beden sağlığını etkilediği tıbben doğru olsa da, “enerji arındırması” adı altında yapılan işlemlerin spesifik bir tedavi edici mekanizması gösterilememiştir. Örneğin bir kanser hastasının dosyalarla çalışılarak tümörünün küçüldüğü iddiası varsa, bunun klinik deneylerle ispatı gerekir. Aksi halde bu, hastaya ümit tacirliği olabilir. Şimdiye dek enerji şifası teknikleri için yapılan tarafsız çalışmalarda, plasebo gruplarından daha yüksek bir başarı oranı ortaya konulamamıştır. Hatta bazı araştırmalarda uzakdan şifa seansları ile kontrol grubu arasında fark bulunamamıştır. Bu da, JASS benzeri yöntemlerin bilimsel tedavi yerine geçemeyeceğini gösterir.
4. Üç Kez Tıklama ve Ritüeller
JASS seanslarında dikkat çeken uygulamalardan biri de işlem adımlarını tamamlamak için masaya veya bedene üç kere tıklamak (vurmak) gibi ritüellerdir. Bu, muhtemelen bir NLP anchoring (çağrışım sabitleme) tekniğinden esinlenmiş veya ritüelistik bir davranıştır. Bilimsel olarak üç kez vurmanın metafizik bir etkisi yoktur; ancak kullanıcı buna inanırsa psikolojik bir rahatlama, “tamamlandı” hissi doğurabilir. Bu da tamamen şartlanmaya dayalıdır. Aynı şekilde gözlerini kapatıp hayalinde semboller görmek, yıldızlar imgeleyip DNA’sına dolamak gibi yaratıcı görselleştirme öğeleri vardır. Yaratıcı imgeleme, kişiye motivasyon verebilir ama fiziksel gerçekliği değiştirmez. Örneğin kişi DNA’sını altın ışıkla sardığını imgeleyerek genetik bir hastalıktan kurtulamaz; olsa olsa morali düzelir, stres hormonları azalır, bu da dolaylı ufak bir iyileşme katkısı sunabilir.
5. Astrolojik Etkiler ve Akıl Dışı İddialar
JASS protokollerinde “yaklaşan astrolojik/doğal bir olayın kişiyle rezonans ettiğinden, bu enerjiyi Gaia’ya geri vermekten” bahseden kısımlar vardır. Yani gökyüzünde meydana gelecek bir hareket (mesela tutulma, gezegen dizilimi vs.) kişinin enerjisini bozuyorsa, bunu Dünya’ya iade etmesi istenir. Bu tür astrolojik çıkarımlar, modern bilimin kabul etmediği, Ortaçağ astrolojisinden kalma inanışlardır. Dünya’ya enerji iade etmek de ölçülemez ve anlamsız bir ifadedir. Bilim, astrolojiyi bir eğlence veya sahte bilim olarak sınıflandırır; yıldızların konumunun insan karakteri veya kaderi üzerinde etkili olduğu görüşünü reddeder. İslam da yıldızlardan medet ummayı yasaklamıştır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Kim bir yıldızın doğup batmasına göre yağmur beklerse Allah’a şirk koşmuştur” (Hâkim, el-Müstedrek, 4/544) diyerek astrolojik inançların tevhidle bağdaşmadığını söylemiştir. JASS ise bir yandan Tanrı’dan bahsederken bir yandan astroloji terimleri kullanarak aslında tutarsız bir yaklaşımla bilim dışı iddiaları harmanlamaktadır.
6. “Tanrısal Lazer”, “Akaşik Kayıtlar” gibi Terimler
Sistemin materyallerinde “Tanrısal Lazerle çakra tamiri”, “Başmelek Metatron’dan Akaşik Kayıtları göstermesini talep et” gibi ifadeler göze çarpıyor. Bu terimlerin hiçbirinin elle tutulur bir karşılığı yoktur; tamamen okült veya New Age literatüründen ödünç alınmadır. Akaşik kayıtlar kavramı, Teozofi inanışlarında geçen, evrenin hafızası olduğu iddia edilen bir alanı ifade eder. Bilimsel olarak böyle bir “kozmik kütüphane” kanıtlanmış değildir. Tanrısal lazer ise tamamiyle hayal gücüne dayalı bir mecaz olsa gerek – lazer teknolojisi fiziksel bir ışın iken, bunu Tanrı’nın nuruyla birleştirip hayali bir alet gibi sunmak, bilimsel gerçeklikten iyice uzaklaşmak demektir. Bu tür jargon, sıradan insanlara etkileyici gelebilir; ancak aslında Bilimsel görünen bilim dışı kavramlar kategorisine girer.
Toparlarsak, JASS tekniği bilimsellik iddiasında bulunmasına rağmen, bilimsel metodolojiyle desteklenmeyen pek çok unsura sahip. Bu demek değildir ki tamamen etkisizdir; hayır, inanan kişiler üzerinde plasebo veya psikolojik terapi etkisi gösterebilir. Nitekim bir JASS seansında danışan, derdini anlatır, bilinçaltıyla yüzleşir, bir tür psikodrama yaşar. Seans yapan danışman da ilgiyle dinler, telkinler verir. Bütün bunlar, modern psikoterapinin unsurlarını andırır ve bu yönüyle fayda hissedilebilir. Ancak burada tehlike, yöntemin içerisindeki batıl inançların da terapi niyetine kişiye zerk edilmesidir. Yani kişi bir yandan çocukluk travmasını düşünürken, bir yandan “atalarının ruhlarıyla sözleşme yaptığına” inandırılırsa, zihninde şifa yanında hurafe de filizlenecektir. Bilimsel terapi, hastanın inancını suiistimal etmez; oysa pseudoscience teknikler, bilimsel terimleri mistik inançlarla karıştırarak güven telkin eder. Bu etik de değildir.
Bir diğer risk, ciddi sağlık sorunlarının ihmal edilmesidir. Örneğin depresyondaki biri, JASS seanslarıyla şifa bulacağına inanıp ilaç tedavisini reddedebilir. Ya da kanser hastası “ruhsal temizlenme” ile tümörün yok olacağını sanıp tıbbi tedaviyi ikinci plana atabilir. Bu durumlarda vebal, gerçek bir tedavi sunmadığı halde kendini çare gibi gösteren yöntemlere aittir. İslam’da insan hayatı ve sağlığı kutsaldır; deneysel olarak ispatlanmamış maceralara bel bağlamak doğru görülmez. Hz. Peygamber, “Tedavi olun ey Allah’ın kulları, zira Allah her hastalığın şifasını yaratmıştır” (Ebû Dâvud, “Tıb”, 1) buyurur. Ancak tedaviden maksat, gerçek anlamda faydası tecrübe edilmiş yöntemler olmalıdır. Aksi halde insan kendini aldatmış olur.
Sonuç itibariyle, JASS’ın iddialarını destekleyecek bilimsel kanıtlar yetersizdir. Bu yöntem, mevcut haliyle ruhsal inançları terapiyle harmanlayan bir alternatif yöntemdir ve bilimsel tıbba alternatif olamaz. Bilimsel açıdan şüpheli bu uygulamaları denerken, kişinin İslam inancını da tehlikeye atmaması için ayrıca dikkat etmek gerekir.
Çelişkili ve Yanıltıcı İfadeler
JASS doktrininde, dikkatli bir okurun fark edeceği çeşitli çelişkiler ve tutarsız söylemler bulunmaktadır. Bu ifadelerin bazıları dinî kavramları ödünç alarak kendini meşrulaştırmaya çalışırken, aslında içeriği saptırmaktadır:
1. Allah’a Teslimiyet vs. Kendi Tanrılığını İlan
Sistem bir yandan danışana “Teslimiyet” ve “Şükran” duygularını aşılar. Örneğin protokollerde “Tanrı’ya teslimiyete geçip yardım talep edin”, “Kendini tamamen Tanrı’nın lütfuna aç” gibi cümleler geçer. Bu, yüzeysel olarak bakıldığında İslam’daki tevekkül ve dua anlayışıyla örtüşür gibidir. Fakat aynı metinlerin ilerleyen kısmında aniden “kişinin kendisinin Tanrı olduğunu hatırlaması” gerektiği telkin edilir. Bu tam bir çelişkidir. Bir insan hem Allah’a teslim olup O’nu yegâne yardım mercî bilecek, hem de kendini Allah yerine koyacak – bu ikisi bağdaşmaz. Bu durum, JASS’ın içine serpiştirilen tevhidî ifadelerin aslında bir maskeden ibaret olduğunu gösterir. Kişiyi önce “Allah’a güven” diye yatıştırıp sonra “içindeki tanrıyı uyandır” demek, son derece yanıltıcı bir yaklaşımdır. Dinî kavramları kullanarak dinsizlik aşılamak tabiri caizse.
2. İlahi Kaynak İddiası vs. Bilimsel Görünüm
Jean Adrienne, sistemi “Başmelek Mikail ailesinden kanallıkla aldığını” söylemiştir. Bu, manevi bir iddia; yani ilham veya vahiy kaynaklı olduğu ileri sürülüyor. Aynı zamanda JASS sunumlarında “psikolog bir şifacı tarafından matematik ve geometri kullanılarak geliştirilmiş, çok detaylı hesaplamalar içeren muazzam bir çalışma” şeklinde sözler geçiyor. Burada da bilimsellik vurgusu var. Bu iki anlatı bir arada çelişkili durmaktadır: Eğer yöntem tamamen spiritüel bir vahiy ise bilimsel geliştirme iddiası boşta kalır; yok eğer bilimsel bir keşif ise mikail meleğinin vahyine ne gerek vardır? Bu tutarsızlık, aslında pazarlama stratejisinin bir parçası olabilir: Hem maneviyata meyilli kitleyi cezbetmek, hem de seküler bilim diline güvenen kitleyi yakalamak. Lakin aklı başında bir kişi, bu iki zıt iddianın aynı pakette sunulmasından şüphelenir. İslamî bakış açısıyla da, Cebrâil vahyi getirdi diyen biri, artık bunun üzerine bilimsel kanıt aramaz – çünkü iman konusudur. JASS hem “melekler söyledi” deyip hem diploma, matematik kalkanına sığınıyorsa, ortada samimiyet sorunu vardır.
3. Dinî Terimlerin Suiistimali
JASS terminolojisi zaman zaman İslami kavramlara atıf yapıyor. Örneğin “teslimiyet, şükran, kutsama, affetme” gibi kavramlar protokol akışına dahil edilmiş. Bu, yöntemi özellikle Müslüman danışanlar nezdinde daha kabul edilebilir kılmak için olabilir. Oysa içeriğe baktığımızda, teslimiyet derken Allah’a değil “sürece ve rehbere teslimiyet”; affetmek derken Allah’tan af dilemek değil “kaynağı (sorunun sebebini) affetmek” kastediliyor olabilir. Kutsama (blessing) ve şükran adımları da gerçek manada Allah’a şükür ve nimet bilinci olmaktan ziyade, seansın bir parçası olarak iyi hissetme ritüeli gibidir. Yani dinî terimler ödünç alınmış ama içerik dünyevileştirilmiş veya okült anlamda değiştirilmiştir. Bu da kavram kargaşası yaratır. Kişi “kutsama” dendiğinde besmele çekip dua ettiğini sanabilir, ama belki de orada kastedilen evrene teşekkür etmek veya kendini kutlamaktır. Bu belirsizlikler, metnin bilerek muğlak bırakıldığını düşündürüyor.
4. Meleklere Teşekkür
JASS seanslarında her oturum başında “Bu sistemi getiren Mikail ve ailesine, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” diye bir ifadeye rastlanır. Teşekkür, elbette güzel bir şeydir; fakat melekleri yüceltme şeklinde olması yine İslami hassasiyetle çelişir. Ayrıca “sistemi getiren herkese” denerek melekler yanına rehberler ve üstatlar da katılıyor ki bunlar arasında ruhani varlıklar veya ölmüş kişilerin ruhları kastediliyor olabilir. Müslüman kültürde Fatiha okurken bile vefat etmiş büyüklere Allah’tan rahmet dilenir; doğrudan onlara “teşekkür” etmek gibi bir ritüel yoktur, çünkü duyan da yoktur. Burada ise gayb alemine seslenip minnettarlık beyan etme gibi bir tutum var. Bu, insana masum görünse de, yavaş yavaş onu spiritüalist bir anlayışa alıştırır: “Evet, melekler/ruhlar aramızda ve bize hizmet sunuyorlar, onlara teşekkür borçluyuz.” İslam’a göreyse biz asıl şükrü Allah’a borçluyuz; melekler zaten Allah’ın memurlarıdır. Teşekkürü de ancak O’nun adına yaparız (örneğin “Allah meleklerini vesile kıldı, şükür O’nadır” gibi).
5. Dilsel Çelişkiler
JASS’ın Türkçe materyallerinde bazı ifadeler kafa karıştırıcı olabilir. Örneğin “Kaynak’la el ele dönüşüm ateşine yürü” deniyor. Burada “Kaynak” ile kastedilen şey belirsiz – Tanrı mı, yoksa danışanın sorununa sebep olan kaynak kişi mi? Bir yerde kaynak affedilirken başka yerde Tanrı ile beraber dönüşüm ateşine giriliyor. Bu terminoloji, orijinal İngilizce metindeki “Source” kelimesinin farklı anlamlarda kullanılmasından kaynaklanıyor olabilir. Ama neticede okuyucu için belirsizlik mevcut. Yine “Mesihleşmiş kişilik” ifadesi var; bu da Türkçe’de anlaşılması zor bir kavram. Mesih Hz. İsa demek, mesihleşmek ne demek? Muhtemelen orijinal metindeki “Christed self” tabiri çevrilmiş. Yeni Çağ’da “Christ consciousness” (Mesih bilinci) diye bir kavram vardır, herkesi bir nevi İsa’nın farkındalığına ulaştırmayı ima eder. Bunu bilmeyen bir Türk okuyucu “mesihleşmiş kişilik” sözünü dinî bir kavram sandığı için kabullenebilir, ama aslında Hristiyani ezoterik bir söylemdir. Kısacası, metinde yer alan ve dinî gibi sunulan bazı ifadeler aslında orijinal anlamından saptırılarak verilmiştir. Bu da bilinçli bir propagandadır: Kendi terminolojisini maskelemek için İslami kültüre yakın kelimeler kullanmak.
6. Şifa Tanımı
JASS, şifayı hem Allah’tan gelen bir enerji olarak tanımlar gibi görünüyor, hem de sanki kişilerin kendi kendine yaratabileceği bir şey olarak. Bir cümlede “Sana Tanrı ve Evren’den gelen şifa enerjisini teslim al/kabul et” deniyor. Burada şifa enerjisi hem Tanrı’dan hem Evren’den geliyor denmiş. Oysa Müslüman biri için şifa enerjisi Allah’tandır; Evren ise O’nun yarattığı mahlûkattır, tek başına bir iradesi yoktur. “Evren’den gelen enerji” demek, ilahi kudreti adeta ikiye bölmek demektir. Ayrıca teslim al ifadesi, sanki yukarıdan bir enerji paketi gelmiş de onu kucaklamak kalmış gibi, mekanik bir anlayış içerir. Halbuki şifa Allah’ın takdirine bağlıdır; dilerse verir dilerse imtihan için vermez. Bu noktada JASS’ın dilinde deterministik ve mekanik bir maneviyat anlayışı seziyoruz: Doğru dosyayı bul, üç kez tıkla, enerji akar, şifa olur. Bu yaklaşım, duanın ihlas ve teslimiyet boyutuyla çelişir.
Özetle, JASS metinlerindeki bu çelişkili ve belirsiz ifadeler, sistemin hem her kesime hoş görünme çabasından hem de yer yer kendi içindeki tutarsızlığından ileri geliyor. Bu durumda bir mümin, güzel kavramlar duyup aldanmamalı, o kavramın gerçekten İslami içeriğe uygun kullanılıp kullanılmadığına bakmalıdır. Suyun yarısı saf, yarısı zehir konmuşsa, o su bütünüyle zehirlidir. Bu karışık söylemler de hak ile batılı harmanlayıp sunma kurnazlığıdır. Kur’an, hakkın yanında batılı gizlice karıştırmamamız konusunda uyarır: “Hakkı batılla karıştırıp da bile bile gerçeği gizlemeyin” (Bakara 2:42). Maalesef JASS’ın terminolojisi tam da hakkı batılla bulama örneğidir. Bunu fark eden bir Müslüman, en küçük bir çelişki gördüğünde o yoldan uzak durmalıdır. Zira dini konuda bir yanlış, bin doğrumuzu götürebilir.
Sonuç
Bu kapsamlı inceleme, Jean Adrienne Arınma Sistemi (JASS) adlı tekniğin gerek İslam inancı, gerekse rasyonel bilimsel bakış açısından ciddi sorunlar barındırdığını ortaya koymaktadır. JASS, modern bir enerji terapisi maskesi altında Yeni Çağ inanç öğretilerini bünyesinde toplamıştır. Sistem, seanslarında melek çağırmak, rehber ruhlarla iletişim kurmak, karmaları temizlemek, geçmiş yaşamları şifalandırmak, kişinin tanrısal yönünü uyandırmak gibi İslam’da asla yeri olmayan uygulamalara yer vermektedir. Bu yönüyle, iyi niyetli insanların farkında olmadan şirke, hurafeye ve bid’at uygulamalara sürüklenmesine yol açabilir. Kişi “şifa bulacağım” derken tevhid inancından taviz verebilir. Mümin, Allah’ın ipini bırakıp meçhul varlıklardan medet ummaya başlaması halinde, bedenî iyileşme bir yana, ebedî hayatını tehlikeye atmış olur.
Öte yandan JASS, kendini bilimsellik kisvesiyle de sunmaya çalışmıştır. Fakat içerdiği yöntemlerin nesnel bir geçerliliği yoktur. Kas testinden astrolojiye, çakra dengelemeden hayali enstrümanlara kadar pek çok unsur, bilim dışı veya en iyimser ifadeyle deneysel doğrulaması olmayan iddialardır. Bu da, sistemin güvenilirliğini azaltmaktadır. Şifa yöntemlerinde placebo etkisiyle bazı olumlu neticeler alınabilir; ancak bu durum JASS özelinde onun iddialarını haklı çıkarmaz. Kaldı ki, şifa Allah’tandır; bazen hiçbir tedavi uygulamadan da Allah’ın izniyle iyileşmeler olabilmektedir. JASS seansı sonrası gerçekleşen bir iyileşme, onun doğruluğuna değil, Allah’ın dilediğine şifa vermesine delildir – tıpkı alternatif bir yöntem kullanmadan da şifa bulabilirdiniz, Allah murat ettiyse.
Bu tür enerji şifası uygulamaları başlangıçta masum görünse de insanı fark etmeden İslam’dan uzaklaştırma potansiyeline sahiptir. Uzun süre bu işlerle uğraşmış, 1000’den fazla seans tecrübe etmiş biri olarak sonunda bunların ardındaki manevi tehlikeyi görüp tevbe ettim. Benim başıma gelenler, herkes için ibret olmalıdır. Müslümanlar dertlerine deva ararken İslam’ın yasak sınırlarına yaklaşmamaya özen göstermelidir. Şifa arayışı meşrudur; fakat şifayı gayrimeşru yollarda aramak büyük vebaldir. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Harama düşmeden tedavi yolları arayın” buyurarak (İbn Mâce, “Tıb”, 9) bizleri uyarmıştır.
Eğer bir tedavi yöntemi meşru ise, onda şirk unsuru, haram karışım veya akide bozukluğu olmaz. O yöntem bütünüyle sonuç vermese de en azından inancınıza zarar vermez. Ancak JASS gibi yöntemler, ruhunuza sinsi tohumlar ekebilir. Bugün meleklerle konuşmayı normalleştiren yarın cin çağırmaya kalkabilir; bugün reenkarnasyon deyip geçiştiren yarın ahireti inkâra savrulabilir. İşte bu nedenle, bu incelemede tespit ettiğimiz İslam’a aykırı noktalar son derece ciddidir. Allah korusun, insanı dinden çıkaracak inanç bozukluklarına kadar gidebilir.
Sonuç olarak, JASS tekniği İslami bakış açısıyla onaylanabilecek bir uygulama değildir. İçinde şirk, hurafe ve batıl inanış örnekleri barındırmaktadır. Bu sistemi uygulayan veya düşünen kimseler, belirtilen hususları dikkate almalı ve akidesini riske atmamalıdır. Şifa arayışı, kul ile Allah arasında bir imtihandır; sabır, dua, tıbbi tedavi ve caiz alternatiflerle sınırlandırılmalıdır. Manevi arınma ise en güzel tevbe, istiğfar, dua ve helal yollarla olur.
En nihayetinde, Müslüman’ın rehberi Kur’an ve Sünnet’tir. Bu kaynaklarda bulunmayan, hatta onlara ters düşen Jean Adrienne’in arınma dosyaları yerine, Rabbimizin bizlere öğrettiği istiğfar ve sadaka gibi arınma vesilelerine yönelmek en doğrusudur. Unutmayalım ki, “Şifa veren Allah’tır” (Şuara 26:80). Kulun görevi ise O’na yönelmek ve meşru çabalara sarılmaktır. İmtihan gereği hikmetini bilemediğimiz dertlerimiz olsa da, bunların çözümünü gayrimeşru yollarda aramak asıl büyük dertleri doğurabilir. Tevhid kalesinden ayrılmadan çare arayanlar ise, hem dünyada hem ahirette Allah’ın izniyle kurtuluşa erecektir.
Kaynaklar:
Jean Adrienne, Arınma Sistemi 1. Aşama Güçlendirme El Kitabı (Türkçe çeviri, 2023) vb.
Jean Adrienne, Arınma Sistemi 2. Aşama Uygulayıcı El Kitabı (Türkçe çeviri, 2024) vb.
JASS Tanıtım ve Uygulama YouTube Videoları Transkriptleri (Türkçe) vb.
M. Yılmaz Özbek, Neden Bioenerjiyi Bıraktım? (2023) vb.