Giriş: Hakikatten Uzaklaşmanın Bedeli

İnsanlık tarihi boyunca hak yolun alternatifi olan batıl inançlar ve sapkın uygulamalar, toplumlarda ciddi yaralar açmıştır. Bugün de modern görünümlü pek çok akım – falcılık, büyücülük, “enerji” terapileri, modern spiritüel akımlar ve kişisel gelişim adı altındaki şifa yöntemleri – hızla yayılmakta ve geniş bir “ruhani pazar” oluşturmaktadır. Nitekim son yıllarda tüm dünyada ve Türkiye’de kişisel gelişim kavramı başlı başına bir sektör haline gelmiş, insanların yaşamlarına dokunmayı hedefler görünen bir “kişisel gelişim ekonomisi” yaratılmıştır[1]. Bu yeni akım, bazı psikoloji teknikleri ile binlerce yıllık mistik öğretilerden harmanladığı öğütlerle adeta modern bir din gibi sunulmaktadır. Özellikle genç kadınlar ve anneler, hayatlarına anlam ve çözüm arayışıyla bu tür öğretilere kapılabilmektedir. Peki bu batıl yollar, uzun vadede bireylerin değerlerini ve toplumu nasıl etkiliyor?

Bu makalede aile yapısı, evlilik algısı, sorumluluk bilinci, günah kavramı ile sabır ve kader anlayışı gibi temel değerlerin, söz konusu batıl inançlar ve sözde spiritüel uygulamalar nedeniyle nasıl dönüşüme uğradığını inceleyeceğiz. Batıl uygulamaların kadınlar ve aile üzerindeki tahribatını, sabır ve kader gibi kavramlara verdikleri zararı, günah algısını nasıl değiştirdiklerini ortaya koyacağız. Ayrıca İslami ölçülerin nasıl silikleştiğini ve bunun topluma yansıyan sonuçlarını ele alacağız. Kur’an ayetleri, sahih hadisler, İslam âlimlerinin görüşleri ve tarihi örnekler ışığında meseleye bakarak, bu gidişata karşı nasıl bir bilinç inşa edebileceğimizi tartışacağız.

Aile Yapısı ve Kadınlar Üzerindeki Dönüşüm

Batıl inanışlar ve modern sözde spiritüel akımlar ilk etapta bireysel mutluluk vaadiyle ortaya çıkıyor olsa da, en büyük etkiyi aile kurumu üzerinde göstermektedir. Özellikle kadınların toplumsal rolü ve aile içindeki konumu, bu akımların telkinleriyle belirgin bir değişim geçirmektedir. Modern dünyanın bireyci, haz odaklı özgürlük anlayışı, kadını “bu beden ve hayat benim, istediğimi yaparım” düşüncesiyle geleneksel rolünden uzaklaştırıyor. Bu anlayış, aileyi ayakta tutan fedakârlık, sadakat, kanaat gibi değerleri zayıflatarak geleneksel evlilik birliğini değersizleştirme noktasına vardırmıştır. Nitekim medya ve popüler kültür aracılığıyla flörtü, evlilik dışı beraberlikleri ve “deneyim kazanmak” adı altında nikâhsız ilişkileri normalleştiren bir ortam doğmuştur. Bu şartlar altında evlilik kurumu örselenmekte, kadın ve erkeğin biyolojik ve manevi rollerini dengeleyen aile yapısı çözülmeye yüz tutmaktadır.

Özellikle ev hanımları ve anneler, bir yandan modern dünyanın tüketim ve bireysellik baskısıyla, diğer yandan yeni moda kişisel gelişim telkinleriyle ikilem yaşamaktadır. Birçok kadın, “kendini gerçekleştirme” motivasyonuyla evini ve çocuklarını ikinci plana atıp, sözde gelişim seminerlerine, yaşam koçlarına veya metafizik atölyelere yönelmektedir. Bu durum, kadının aile içindeki sorumluluklarından kaçınmasına veya onları küçümsemesine yol açabilir. Hâlbuki İslam’da kadının en büyük mesuliyetinin eşi ve çocuklarıyla ilgili vazifeleri olduğu açıkça belirtilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz... Erkek, ailesinin çobanıdır ve onlardan sorumludur. Kadın, kocasının evinin ve çocuklarının çobanıdır ve onlar hakkında sorumludur”(Sahih-i Buhârî – 2554). Bu nebevi öğüt, ailede herkesin rolünü hatırlatırken; modern batıl akımlar ise maalesef kadını kendi heva ve hevesinin peşine düşmeye teşvik ederek bu sorumluluk şuurunu gölgelemektedir.

Batıl uygulamalar, kadınların karakter ve tutumlarında da olumsuz dönüşümlere yol açmaktadır. Örneğin, bazı kişisel gelişim söylemleri kadına sürekli “Sen özelsin, en iyisine layıksın” telkininde bulunarak onu gerçeklerden kopuk bir özmerkezcilik (narsisizm) bataklığına sürükleyebilmektedir. Psikoterapist Mustafa Gödeş bu gidişatı şöyle özetliyor: “Hiçbir iş yapmayıp asalakça yaşayan insanların 'ben özelim, en iyisine layığım' diyerek ortada dolaştığını daha sık görürüz. Narsisistik kişilik bozukluğu önümüzdeki yıllarda dünyanın en önemli sorunlarından biri olacak.”. Gerçekten de benmerkezci, bencil bir fert, ne iyi bir eş ne de fedakâr bir anne olabilir. Aile içinde sabır, tahammül ve empati gerektiren durumlar, narsist eğilimli kişilerce yönetilemez hale gelir. Sonuçta evlilikler çatırdar, annelik ihmal edilir ve çocuklar sevgiden mahrum büyür.

Öte yandan, bu sözde ruhani akımlar genellikle “evrenle uyum”, “enerji yükseltme” gibi kavramlarla kadınları cezbediyor. Kimi kadınlar aile problemlerini çözmek için hocaya muskaya gitmek yerine şimdi de “nefes terapisti”, “bioenerji uzmanı” gibi kişilere gitmekteler. Ancak denize düşenin yılana sarılması misali, bu çaresiz arayışlar çoğu zaman istismarla sonuçlanıyor. Bilinçaltı temizliği vaadiyle seans yapan ehliyetsiz kişilere para kaptıran, “aile dizimi” adıyla gizemli törenlere katılan pek çok insan hüsran yaşamaktadır. Bilimsel temeli olmayan bu uygulamalara talebin son 15-20 yılda arttığı ve büyük bir pazar oluştuğu görülmektedir. Üstelik gerekli dini bilgi ve şuur olmadan metafizik alanlara girenlerin, farkına varmadan cinlerin ve şeytani güçlerin oyuncağı olabileceğine dikkat etmek gerekir. Bir başka ifadeyle, aile saadeti ararken imanın zedelenmesi gibi çok daha büyük bir tehlike baş gösterebiliyor. Bunun tarihî misallerini Kur’an’da görüyoruz: Babil halkına sihir öğreten Hârut-Mârut kıssasında, insanlar o ilmi kötüye kullanıp ailelerin arasını açan büyüler yapmaya başlamışlardı. “Onlar, karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki Allah’ın izni olmadıkça onunla kimseye zarar veremezlerdi...” buyurulur (Bakara, 2/102). Bugün de benzer şekilde bu tür metafizik yöntemler peşinde koşanlar, yuvaların yıkılmasına, eşlerin arasının açılmasına sebep olabilmektedir.

Sabır ve Kader Anlayışının Aşınması

Batıl inanç ve uygulamaların belki de en bariz zararı, sabır ve kadere iman gibi iman esaslarında ortaya çıkmaktadır. İslam, müminleri zorluklar karşısında sabırlı olmaya ve başa geleni Allah’ın takdiri bilerek metanetle karşılamaya teşvik eder. Oysa modern “çekim yasası”, “anı yaşa” öğretileri sabrı adeta bir paspas gibi çiğnemektedir. Birçok kişisel gelişim kitabı ve gurusu, sıkıntıları hemen çözme vaatleriyle insanların imtihan bilincini zayıflatıyor. Mesela dünyayı kasıp kavuran The Secret (Sır) furyası, takipçilerine “iste, evren versin” telkininde bulunuyor; duayı ve tevekkülü dışlayıp her şeyi kendi düşünce gücüyle çekebileceğimizi söylüyordu. Bu akım öyle yayıldı ki, kimileri “Kitabı okuyunca canım, bu tıpkı babaannemin duaları ve batıl inançları gibi bir şey” diyerek hafife aldı. Halbuki bu yaklaşım özünde tamamen yanlıştı. Babaannelerimiz de kırk kere söylenenin gerçek olacağına inanırdı ama ne isterlerse Allah’tan isterlerdi. Dua eder, niyazda bulunur, isterlerdi fakat her dinde kesin uyarı şudur: Neyin gerçekten hayır, neyin şer olduğunu ne evren bilir ne de insan – “Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır, sevdiğiniz bir şey de şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.”[17] (Bakara, 2/216). İşte bu ilahi öğüt, kulun her hâlükârda Allah’a teslim olmasını ve sabretmesini gerektirir. Oysa “evrene sipariş vermeye” inanan sabırsız bir zihin, kadere rıza göstermeyi ve sabretmeyi unutmaktadır.

Sabır ve tevekkül yerine her şeyi kontrol etme arzusu, uzun vadede toplumsal huzursuzluğu artırmaktadır. Mümin, başına gelen musibetin bir imtihan olduğunu bilir; sabreder, dua eder ve kendi nefsini hesaba çeker. Bunun zıddına, batıl telkinlere kapılan kişi ise hemen kısmetini zorlamaya, olmadı “üzerimde kötü enerji var, bunu temizletmeliyim” diyerek medet ummaya yöneliyor. Mesela hasta olan birinin, sabredip şifa aramak yerine, her gün deftere “Ben iyiyim, sağlıklıyım” diye yazıp bunu “evrene mesaj” diye göndermeye çalışması gibi trajikomik durumlar yaşanıyor. Gerçek bir vakada, bu yöntemi iki yıl uygulayan bir danışan, sonunda daha da kötü duruma geldiğini itiraf etmiştir. Bu tür örnekler, sabır ve duanın yerine yapay telkinlerin konulmasının ne kadar aldatıcı olduğunu ortaya koyuyor. Allah Resûlü (s.a.v.), müminin haline gıpta edilecek bir özellik olarak her durumda hayır görmesini överek şöyle buyurur: “Müminin işi ne hoştur! Ona bir iyilik gelirse şükreder; bu onun için hayır olur. Bir sıkıntı gelirse sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64). Sabır, mümine ışık (ziyâ) olur; zira her zorlukla beraber kolaylık geleceğine inanır (İnşirah, 94/5-6).

Ne var ki, batıl akımlar bu sabır imtihanını anlamsızlaştırıyor. İnsanlar en ufak bir problemde hemen “kaderimi değiştirmeliyim” telaşına kapılıyor. Hâlbuki kader, imanımızın temellerindendir ve başımıza gelen her şey Allah’ın bilgisi ve izni dâhilindedir (Tevbe, 9/51). Elbette kul iradesi ve çalışması vardır; ancak biz sonuca değil, sürece talibiz. Sonucu tayin eden Allah’tır. Modern zihin kontrolü ve “bilinçaltı programlama” teknikleri, sanki kader tümüyle bizim elimizdeymiş illüzyonu vererek insanı büyük bir strese ve manevi boşluğa sürüklüyor. İstediği gerçekleşmeyince ümitsizliğe düşen, kendini veya inancını suçlayan pek çok genç var. Öte yandan bazıları da ifrata kaçıp “nasılsa kaderimde ne varsa o olacak” diyerek tamamen rehavete kapılıyor. Bu da ayrı bir dengesizliktir. İslam’ın kadere imanı, sebeplere sarılıp sonucunu Allah’a bırakmayı, başa gelene sabretmeyi ve isyan etmemeyi gerektirir.

Batıl inançların sabır ve kadere verdiği zararın en çarpıcı örneklerinden biri de, insanların gaybı merak edip fal peşinde koşmalarıdır. Geleceğini öğrenmek isteyen sabırsız kişiler, falcıların, medyumların kapısını aşındırıyor. Kimi yıldız falı, kimi tarot kartları, kimi de cinci hocalar aracılığıyla bir sonraki günü garanti altına almaya çalışıyor. Bu, sabırsızlığın ve kadere teslim olamamanın neticesidir. Oysa gaybı yalnız Allah bilir (Neml, 27/65). Peygamber Efendimiz (s.a.v.), insanları bu gibi yollardan men etmiş ve şöyle uyarmıştır: “Kim bir kâhine gider de onun söylediklerine inanırsa, şüphesiz Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.” (Ebû Dâvûd, Tıb, hadis no: 3904) Yine buyurmuştur ki: “Her kim bir falcıya gidip bir şey sorarsa, kırk gün namazı kabul olmaz.” (Müslim, Selâm, 125) Bu sahih hadisler, fal ve kehanetin ne derece büyük bir günah olduğunu ortaya koyuyor. Demek ki kişi, fal baktırmakla sadece sabırsızlık etmekle kalmıyor; aynı zamanda ibadetlerinin sevabını da zayi ediyor ve tehlikeli biçimde imanını yaralıyor. Nitekim Allah’tan başkasının gaybı bildiğine inanmak şirke kadar götüren bir günahtır.

Tarihî bir örnek olarak, Hz. Peygamber’in oğlunun vefat ettiği gün güneş tutulmuş, o dönemdeki yaygın inanç gereği “İbrahim’in ölümüne güneş de üzüldü” şeklinde batıl bir yorum ortaya atılmıştı. Resûlullah (s.a.v.) ise hemen mescide çıkıp halka namaz kıldırdı ve hutbe vererek bu yanlışı düzeltti. Buyurdu ki: “Güneş ve Ay Allah’ın âyetlerinden iki âyettir; hiçbir kimsenin ne hayatı ne de ölümü için tutulmazlar. Siz böyle bir durum gördüğünüzde Allah’a dua edin, tekbir getirin, namaz kılın ve sadaka verin.”. Bu ibretlik hadiseye baktığımızda, İslam’ın tabiat olaylarını bile batıl yorumlamaktan sakındırdığını görürüz. Halbuki günümüzde insanlar, bırakın tutulmayı, başlarına gelen en ufak hadiseyi falcıların ağzından çıkacak sözlere göre yorumlama hastalığına tutulmuş durumdalar. Sabır ve tevekkül terk edilince, hurafe ve korku insanı esir alıyor. Yaygınlaşan batıl uygulamalar, sabır ve tevekkül anlayışını zedeleyerek insanları sahte çözümlere yöneltiyor.

Günah Kavramının Değişmesi ve İslami Ölçülerin Silikleşmesi

Batıl akımların belki de en tehlikeli neticelerinden biri, günah ve sevap algısının bozulmasıdır. Geleneksel dindar bir toplumda insanlar birçok davranışı Allah’ın rızası veya gazabı çerçevesinde değerlendirirken, modern spiritüalist bakış açısı bu kategorileri flu hale getiriyor. Örneğin, “Evrenden iste, al” felsefesine kapılan bir kişi, artık Allah’ın emir ve yasaklarına uygun yaşama hassasiyetini yitirebilir. Çünkü onun gözünde haram-helal ölçüsü silikleşmekte, yerini “negatif enerji” ve “pozitif enerji” gibi soyut kavramlar almaktadır.

Toplumda günah duygusunun zayıflaması, ahlaki çözülmeyi hızlandırır. Bir zamanlar büyük günah sayılan fiillerin normalleştiğine şahit oluyoruz. Büyü yaptırmak, medyumluk, yıldızname, tütsü yakıp “enerji temizlemek” gibi hem İslam’a hem akla aykırı işler birçok insana sıradan gelmeye başladı. Üstelik bunları yapanlar kendilerini dindar olarak nitelendiriyor. İslami ölçü, hak ile batılı ayırt eden bir mihenk taşıdır. Ama bu mihenk, üzeri tozla kaplandığında neyin günah neyin sevap olduğu anlaşılamaz hale gelir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, küçük günahları önemsememeleridir” buyurarak (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 331) bizleri uyarmıştır. Bugün birçok kimse, faiz kullanmayı “ticari zorunluluk”, açık-saçık giyinmeyi “özgürlük” olarak görebilmektedir. Günah kavramı böylesine sulandırılınca, tevbeye ihtiyaç duyma hissi de kayboluyor. Hâlbuki kalbinde günah duygusu kalmayan bir toplum, sürekli hata yapsa bile tövbe etmeyeceği için Allah’ın rahmetinden de uzaklaşır.

Batıl uygulamalar, bizzat kendi içerikleriyle de büyük günahları beraberinde getirebilir. Örneğin reiki, kundalini gibi bazı New Age (Yeni Çağ) tekniklerinde, kişinin bedenine görünmez enerjiler davet ettiği, bazen ruh çağırma seanslarına girdiği bilinmektedir. Bunlar farkında olunmadan cinni şeytanlarla irtibat kurmaya kadar varan tehlikeli yöntemlerdir. Cinlerden medet ummak ise İslam’da şirkin ve küfrün eşiğidir. Allah Teâlâ, cinleri dost edinen müşrikleri kınayarak “Cinlerden bir takım erkekler, insanlardan bazılarına sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı” buyurmuştur (Cin, 72/6). Maazallah, bugün ‘enerji terapisi’ adı altında şeytani kanallara açılan, nefsani ve aldatıcı birçok sistem ortaya çıkmıştır. Bu yeni akımlar, ‘aydınlanma’ ve ‘huzur’ vaatleriyle kendilerini dine alternatifmiş gibi sunmakta, adeta yeni bir ‘Yeni Çağ’ dini inşa etmektedir. Bunlar ruhani yollar değil; nefsi besleyen, egoyu şişiren sapkın yönelimlerdir.

Sonuçta toplumda İslam’ın belirleyici rolü zayıflıyor. Seküler dünya görüşü, hayatı dünyevîleştimek suretiyle kutsal olana duyulan hürmeti törpülüyor. Özellikle kadın figürü, bireysel özgürlük sloganlarıyla geleneksel konumundan uzaklaştırılıp modern yaşamın odak noktası haline getiriliyor. Kadının annelik ve eşlik rolünü küçümseyen bu propaganda, sadece bireyleri değil, aile kurumunu da köklü bir dönüşüme uğratıyor. Müslüman toplumlar da bu etkiyi güçlü biçimde hissediyor; dini değerlerle modern yaşam tarzını uzlaştırma çabaları zihinlerde ve sosyal yapıda parçalanmaya yol açıyor. Gitgide daha çok insan, günlük hayatında dini ölçülerden uzaklaşıp popüler kültürün telkinlerini ölçü almaya başlıyor. Örneğin eskiden haram denilip uzak durulan bir fiil, bugün “herkes yapıyor, demek ki caizdir” mantığıyla işlenebiliyor. Maruf ve münkerin yer değiştirmesi, iyinin kötü, kötünün iyi görülmesi, tam da böyle bir silikleşmenin sonucudur.

Toplum planında bunun yansımaları ağır oluyor. Aile bağları zayıflıyor, evlilikler azalıyor, boşanmalar artıyor. Yapılan gözlemler, pek çok ülkede evlenme yaşının yükseldiğini, evlilikten kaçışın arttığını, boşanmaların yaygınlaştığını gösteriyor. Genç nesiller, evlenmek yerine bireysel ve özgür yaşamayı tercih ediyor; evlenenler ise en ufak sorunda “enerjimiz uyumsuz” diyerek ayrılmayı normal görüyor. Bu durum, aile kurumunun temel işlevlerini yerine getirmekte zorlandığını ve medeniyetin çöküşünün aile yapısının aşınmasıyla başladığını ortaya koymaktadır. Toplumun çekirdeği olan aile zayıflayınca, bunun doğal sonucu olarak sosyal problemler, psikolojik rahatsızlıklar ve ahlaki dejenerasyon yaygınlaşıyor. Nitekim son yıllarda antidepresan kullanımının %70 artmış olması, bunca “pozitif düşünce” telkinine rağmen mutsuzluğun arttığını göstermiyor mu? Modern batıl yollar, kalıcı huzur vadetmez; tam tersine insan ruhunu daha büyük bir boşluğa iterek toplumu içten içe çürütür.

Çözüm: Tevhit Şuuru ve Sağlıklı Bir Bilinç İnşası

Tüm bu tahliller, bizi şu hayati sonuca götürüyor: Batılın karanlığından korunmak için Hakk’ın nuruna sımsıkı sarılmak zorundayız. Toplum olarak yeniden tevhit şuurunu, sabır ve tevekkül erdemini, günah ve helal hassasiyetini kuşanmaktan başka çaremiz yoktur. Genç kadınlar, anneler ve her kesimden insanımıza bu bilinç nasıl kazandırılabilir, maddeler halinde ele alalım:

1.           Doğru Akide Eğitimi: Öncelikle çocukluktan itibaren sahih bir inanç öğretimi verilmelidir. Allah’ın birliği, kaderin Allah’ın takdiri olduğu, gaybın yalnızca Allah’a ait bulunduğu öğretilmelidir. Gençler, şirk ve büyünün büyük günahlar olduğunun farkında olarak yetişmelidir. Bu noktada Kur’an ve sünnet merkezli bir eğitim elzemdir. Örneğin Maide Suresi 90. ayette fal ve şans oyunlarının şeytan işi pislik olduğu bildirilmiştir. Bu gibi ilahi ikazlar, zihinlere nakşedilmelidir.

2.           Sahih Dini Pratikler: İnsanlar dertlerine deva ararken meşru yollara başvurmayı öğrenmelidir.

3.           Maneviyatın Doğru Adresleri: Kişisel gelişim adı altında ortaya çıkan boşluğu doldurmak için, İslam’ın kendi manevi eğitim mirasına sahip çıkılmalıdır. Geleneksel dini yaşam kültürü ihmal edildiğinde insanlar sahte gurulara yönelmektedir. Oysa ehl-i sünnet çizgisi, nefs terbiyesi ve kalp temizliği yöntemleriyle hakiki kişisel olgunlaşmayı sağlar. Kulluk adına yapılan ibadet, zikir ve dualar, Kur’an dersleri, sohbetsiz kalan ruhlara ilaç olacaktır. Bu sayede arayış içinde olan kimseler enerji atölyelerine değil, hakiki irfan meclislerine yönelebilir.

4.           Toplumsal Farkındalık ve Uyarı: Vaazlar, konferanslar ve medya yoluyla batıl inançların zararları anlatılmalıdır. Camilerde, aile eğitim programlarında, özellikle kadınlara yönelik seminerlerde bu konular ele alınabilir.

5.           Salih Çevre ve Dayanışma: Kişinin içinde bulunduğu çevre, inanç ve amel dünyasını doğrudan etkiler. Bu nedenle hayırlı insanlarla dostluklar teşvik edilmelidir. İyi arkadaş, iyi komşu, dindar eş ortamı içinde olan kimse, kötü yollara daha az sapar. Nitekim İslam alimleri “salihlerle beraber olmanın kalbe şifa olduğunu” belirtmiştir. Modern hayatın yalnızlaştırdığı insan, çıkışı yanlış kapılarda arıyor. Halbuki gerçek mutluluğun kaynağı, sadece kendi içine kapanıp pahalı enerji terapilerine dalmakta değil, başkalarına faydalı olmakta ve güvenilir dostlarla birlikte olmaktadır. Salih bir çevre edinip Allah için iyilik yapan kişi, iç huzuru ve pozitif enerjiyi o zaman yakalar.

6.           Sabır ve Şükür Kültürünün Canlandırılması: Sabır, inanmış insanın en önemli hasletlerindendir. Bunun için toplumda tekrar sabırlı olmak övülmeli, sabırsızlık ayıplanmalıdır. Eskiden büyüklerimiz “Sabreden derviş muradına ermiş” diyerek gençleri telkin ederdi. Günümüzde her şeyin anında olmasını isteyen bir nesil var. Onlara kıssa ve menkıbelerle sabrın bereketi anlatılabilir. Aynı şekilde şükür bilinci de canlı tutulmalıdır. Şükreden insan elindekini görür, harama tamah etmez. Böylece ne büyüye ihtiyaç duyar ne de fal peşinde koşar.

Unutmayalım ki İslam, insan fıtratına en uygun hayat nizamıdır. Aileyi koruyan hükümleri, sabrı ve şükrü teşvik eden öğretileri, şifa ve huzur veren ibadetleriyle bizim ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahiptir. Modern çağın bunaltıcı arayışları içinde savrulan kardeşlerimize düşmanlıkla değil, merhametle yaklaşmalı; onlara Kur’an ve sünnetin engin hikmet hazinesini sunmalıyız. Genç kadınlar ve anneler, ailelerinin geleceği için kime kulak verdiklerini iyi tartmalıdır. Kulağımıza Hakk’ın sözü varken, batıl fısıltılara kalbimizi kapatmalıyız. Zira batıl, gölge gibidir, hakikatin olmadığı yerde varlık gösterir. Biz gönüllerimizi Hakk’ın nuruyla doldurursak batıl zail olacaktır. Toplum olarak yeniden imana, tevhide, sabır ve tevekküle dönüş yaparsak, Allah’ın izniyle hem dünyada huzura erecek hem de ahiretimizi mamur edeceğiz.

Sonuç olarak, batıl yollara sapmanın faturası ağırdır fakat çare bellidir: “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı yapışın, dağılıp ayrılmayın!” (Âl-i İmrân, 3/103). Yani Kur’an’ın ve Peygamberimizin izinden gitmek, her meselede dini ölçüyü rehber edinmek... İşte o zaman ailelerimiz de toplumumuz da yeniden dirilecektir. Hak geldiğinde batıl zaten kaybolmaya mahkûmdur. Öyleyse biz hakkı öğrenip yaşatalım ki batıl hayatımızdan çekip gitsin. Rabbimiz hepimize basiret ve hidayet versin, bizleri batılın fitnelerinden muhafaza buyursun, âmin.

 

Herhangi bir şey arayın...