Özetle:

·  Seyyidet Nefîse, Hz. Hasan’ın soyundan gelen, hicrî 145–208 yılları arasında yaşamış, ibadeti ve dindarlığıyla tanınan bir Ehl-i beyt mensubudur.

·  Seyyidet Nefîse’ye nispet edilen hastaları iyileştirme, Nil Nehri’nin suyunu yükseltme ve esirleri kurtarma gibi olağanüstü olaylar, sonraki kaynaklarda menkıbe olarak aktarılmaktadır.

·  Kerametin dinen mümkün kabul edilmesi, bir kişi hakkında anlatılan bütün kerametlerin tarihî olarak gerçekleştiğini kanıtlamaz.

·  Seyyidet Nefîse’nin vefatından sonra kabri önemli bir ziyaret merkezine dönüşmüş; türbesinde yapılan duaların kabul edildiği ve bereketinin devam ettiği yönünde inançlar gelişmiştir.

·  Vefat etmiş salih kişilerle tevessül, onlardan şefaat istemek ve doğrudan yardım talep etmek farklı meselelerdir. İslam âlimleri bu uygulamaların tamamı hakkında aynı görüşte değildir.

·  Seyyidet Nefîse’nin adıyla şartlı adakta bulunulmasının dilekleri gerçekleştireceği iddiası, Hz. Peygamber’in adak hakkındaki uyarıları açısından problem taşımaktadır.

·  Zehebî, Seyyidet Nefîse’yi saliha bir kadın olarak tanımış; ancak bazı insanların ona secde etmesini ve kendisinden bağışlanma istemesini şirk kapsamında eleştirmiştir.

·  Seyyidet Nefîse’ye duyulan sevgi ve saygı, onun hakkında anlatılan her menkıbenin doğru veya türbesi etrafında oluşan her uygulamanın dinen meşru olduğunu göstermez.

1. Seyyidet Nefîse Kimdir?

Seyyidet Nefîse, hicrî II. yüzyılda yaşamış, Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelen ve özellikle Mısır’da büyük saygı gören bir Ehl-i beyt mensubudur. Tam adı Nefîse bint Hasan b. Zeyd b. Hasan b. Ali b. Ebû Tâlib’dir. Kaynaklarda “et-Tâhire” ve “el-Hurretü’t-takıyye” gibi lakaplarla da anılmaktadır. Hicrî 145 (762) yılında Mekke’de doğmuş, Mekke ve babasının valilik yaptığı Medine’de yetişmiştir. Evlilik çağına geldiğinde Ca‘fer es-Sâdık’ın oğlu İshak el-Mü’temin ile evlenmiş, bu evlilikten Kāsım adında bir oğlu ve Ümmü Külsûm adında bir kızı dünyaya gelmiştir.

Nefîse bint Hasan, kuvvetli kabul edilen rivayete göre hicrî 201 (816-817) yılında eşiyle birlikte Mısır’a giderek Fustat’a yerleşmiş ve hayatının geri kalanını burada geçirmiştir. Mısır’a geldiğinde halk tarafından büyük bir ilgiyle karşılanmış, ilk zamanlarda Cemâleddin Abdullah b. Cessâs’ın evinde misafir olmuştur. Kendisini ziyaret edenlerin giderek çoğalması üzerine Mısır Valisi Ubeydullah b. Serî b. Hakem’in ona daha geniş bir ev tahsis ettiği ve ziyaretlerin haftada iki günle sınırlandırıldığı aktarılmaktadır. Nefîse’ye gösterilen bu ilginin arkasında onun Hz. Peygamber’in soyundan gelmesinin yanında zühd ve ibadetiyle tanınmasının da önemli bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır.

Kaynaklarda Nefîse’nin çokça ibadet ettiği, oruç tuttuğu ve defalarca hacca gittiği aktarılmaktadır. Evinin içerisinde bir mezar kazdırdığı ve zaman zaman buraya inerek ibadet ettiği de anlatılmaktadır. Ancak sonraki menkıbe kaynaklarında onun zühd hayatı çok daha olağanüstü ifadelerle tasvir edilmiştir. Örneğin yeğeni Zeyneb’e nispet edilen bir rivayette, “Kırk sene hizmetinde bulundum. Lâkin bir defa uyuduğunu ve bir defa yemek yediğini görmedim” denilmekte, kendi mezarı olarak hazırladığı yerde altı bin hatim okuduğu ileri sürülmektedir. Bu tür anlatıları, Nefîse’nin zühd ve ibadetiyle tanınmış olmasıyla aynı tarihî kesinlik derecesinde değerlendirmemek gerekir. Bir şahsiyet hakkında zaman içerisinde oluşan menkıbeler, biyografik bilgilerle iç içe geçebilmektedir.

Nefîse bint Hasan’ın ilmî yönü hakkında da çeşitli bilgiler aktarılmaktadır. Kaynaklarda tefsir ve hadis alanlarında bilgi sahibi olduğu belirtilmekte; kendisini ziyaret edenler arasında Bişr el-Hâfî, Ahmed b. Hanbel ve İmam Şâfiî gibi isimler zikredilmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nde, kaynakların verdiği bilgilere dayanılarak İmam Şâfiî’nin Mısır’a geldiğinde Nefîse’yi sık sık ziyaret ettiği ve kendisinden hadis öğrendiği ifade edilmektedir. İmam Şâfiî vefat ettiğinde cenazesinin Nefîse’nin evine götürüldüğü ve onun da cenaze namazına katıldığı aktarılmaktadır.

Bununla birlikte Nefîse ile İmam Şâfiî arasındaki ilişki de sonraki dönemlerde çeşitli keramet anlatılarıyla genişletilmiştir. Nefîse hakkında zaman içerisinde çok sayıda benzer rivayet ortaya çıkmış; İbn Tağrîberdî onu keramet sahibi bir kadın olarak tanıtmış, Sehâvî de hakkındaki çeşitli keramet ve menkıbeleri nakletmiştir. Bu anlatıların tarihî bilgilerden ayrılarak değerlendirilmesi gerekir.

Seyyidet Nefîse hicrî 208 yılı Ramazan ayında (Ocak 824) Mısır’da vefat etmiştir. Kaynaklara göre eşi İshak el-Mü’temin cenazesini Medine’ye götürmek istemiş, ancak Mısır halkının yoğun isteği üzerine Fustat’ta yaşadığı eve defnedilmiştir. Daha sonra Mısır Valisi Ubeydullah b. Serî b. Hakem tarafından mezarının üzerine bir türbe yaptırılmıştır. Türbe sonraki yüzyıllarda farklı yönetimler döneminde defalarca onarılmış ve genişletilmiş, çevresine çeşitli yapılar eklenmiş ve zaman içerisinde Kahire’nin önemli ziyaret merkezlerinden biri hâline gelmiştir.

Seyyidet Nefîse’nin hayatıyla ilgili kaynakların ortaya koyduğu genel tablo, onun Ehl-i beytten gelen, zühdü, ibadeti ve dindarlığıyla tanınan ve yaşadığı dönemde insanların büyük saygı gösterdiği bir Müslüman kadın olduğudur. Ancak vefatından sonraki yüzyıllarda tarihî şahsiyetinin etrafında geniş bir menkıbe literatürü oluşmuş, kendisine çok sayıda olağanüstü olay nispet edilmiş ve kabri önemli bir ziyaretgâha dönüşmüştür. Bu nedenle Seyyidet Nefîse hakkında değerlendirme yaparken tarihî şahsiyetini, kendisine sonradan nispet edilen menkıbeleri ve türbesi etrafında gelişen inanç ve uygulamaları birbirinden ayırmak gerekir. Sonraki bölümde bu ayrım üzerinden, tarihî Nefîse bint Hasan’ın etrafında zaman içerisinde nasıl menkıbevî bir veli portresi oluştuğu incelenecektir.

2. Tarihî Seyyidet Nefîse’den Menkıbevî Bir Veli Portresine

Seyyidet Nefîse’nin hayatı hakkında aktarılan bilgiler incelendiğinde, tarihî şahsiyetiyle zaman içerisinde onun etrafında oluşan menkıbevî anlatıların giderek iç içe geçtiği görülmektedir. Hz. Hasan’ın soyundan gelmesi, Mısır’a yerleşmesi, zühd ve ibadetiyle tanınması ve halkın kendisine büyük saygı göstermesi tarihî kaynaklarda yer alan temel bilgilerdir. Bunun yanında sonraki dönem kaynaklarında, onun hayatında gerçekleştiği ileri sürülen çok sayıda olağanüstü olay anlatılmaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi de Nefîse hakkında zamanla geniş bir keramet ve menkıbe literatürü oluştuğunu belirtmekte; İbn Tağrîberdî’nin onu “kerametler ve burhanlar sahibi” bir kadın olarak tanıttığını, Sehâvî’nin ise hakkındaki bazı keramet ve menkıbeleri naklettiğini bildirmektedir.

Bu menkıbelerin en dikkat çekicilerinden biri, yürüyemeyen Yahudi bir kızın iyileşmesiyle ilgilidir. Anlatıya göre kızın annesi hamama giderken çocuğunu Seyyidet Nefîse’nin evine bırakır. Nefîse abdest alırken akan sudan ayaklarına süren kız birden ayağa kalkarak yürümeye başlar. Olayı öğrenen annesi ve daha sonra babası Müslüman olur. Bazı anlatımlarda olayın duyulmasından sonra çok sayıda Yahudinin de İslâm’a girdiği belirtilmektedir. TDV maddesi ise bu hadiseyi tarihî bir gerçek olarak doğrudan doğrulamak yerine Sehâvî’nin nakli olarak aktarmakta ve yürüyemeyen kızın iyileşmesinden sonra ailesiyle birlikte yaklaşık doksan Yahudinin Müslüman olduğunun rivayet edildiğini belirtmektedir.

Bir başka meşhur anlatı Nil Nehri’nin suyunun azalmasıyla ilgilidir. Menkıbe kaynaklarından birinde, Nil’in suları çekilip halk sıkıntıya düşünce Seyyidet Nefîse’ye müracaat edildiği, onun verdiği bir bez parçasının nehre sokulmasının ardından suyun yükselerek normal seviyesine ulaştığı anlatılmaktadır. Daha ihtiyatlı bir anlatımda ise halkın Seyyidet Nefîse’den dua istediği ve onun dua ve tavsiyelerinden sonra Nil’in yükseldiğinin rivayet edildiği belirtilmektedir. Aynı olayın farklı kaynaklarda farklı ayrıntılarla aktarılması, menkıbelerin tarihî değerini değerlendirirken dikkate alınması gereken bir husustur.

Esir düşen Hıristiyan bir gencin kurtuluşuyla ilgili anlatı ise Seyyidet Nefîse’ye nispet edilen manevî makamın ne kadar ileri boyutlara taşındığını göstermesi açısından özellikle dikkat çekicidir. Rivayete göre gencin annesi, oğlunun kurtulması için Nefîse’den dua edilmesini ister. Nefîse dua ettikten sonra genç zincirlerinin üzerinde bir el gördüğünü ve “Bunu salın. Buna Seyyidet Nefîse şefaat etmiştir” şeklinde bir ses duyduğunu anlatır. Ardından zincirlerinin çözüldüğü ve birden kendisini evinde bulduğu aktarılır. Bu anlatı, yalnızca bir salih kişinin duasının kabul edilmesi düşüncesini değil, onun şefaatiyle olağanüstü bir kurtuluşun gerçekleştiği fikrini de içinde barındırmaktadır.

Nefîse ile İmam Şâfiî arasındaki ilişki hakkında anlatılan bazı rivayetler de zamanla bu menkıbevî portrenin bir parçası hâline gelmiştir. Kaynaklardan birinde İmam Şâfiî’nin hastalandığında öğrencisini Nefîse’ye göndererek kendisi için dua etmesini istediği, Nefîse’nin duasından sonra öğrencisi geri dönmeden iyileştiği aktarılmaktadır. İkinci hastalığında ise Nefîse’nin “Allahü teâlâ ona çok rahmet eylesin” demesi üzerine İmam Şâfiî’nin bunun ölüm hastalığı olduğunu anladığı ileri sürülmektedir. Bu tür rivayetler, tarihî olarak bilinen İmam Şâfiî–Nefîse ilişkisiyle daha sonraki dönemlerde ona eklenen olağanüstü unsurların birbirinden ayrılması gerektiğini göstermektedir.

Bunların dışında, duasının ardından bir kişinin zalimin gözlerine görünmez hâle geldiği, geçimini iplik satarak sağlayan fakir bir kadının kaybettiği bohçanın bir kartal aracılığıyla denizde batmak üzere olan bir geminin kurtuluşuna vesile olduğu gibi başka menkıbeler de aktarılmaktadır. Ancak burada bütün menkıbeleri tek tek sıralamak yerine bunların oluşturduğu ortak tabloya bakmak daha önemlidir. Hastalık iyileşmekte, esir kurtulmakta, insan görünmez olmakta, Nil yükselmekte ve kaybolan mal olağanüstü yollarla geri dönmektedir. Böylece tarihî şahsiyet, yalnızca ilmi, zühdü ve ibadetiyle tanınan bir Ehl-i beyt mensubu olmaktan çıkarak, olağanüstü hadiselerin merkezinde yer alan bir veli portresine dönüşmektedir.

Bu anlatıları değerlendirirken iki ayrı mesele birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, kerametin İslam düşüncesindeki yeri, ikincisi ise belirli bir kişiye nispet edilen keramet rivayetinin gerçekten meydana gelip gelmediğidir. İslam geleneğinde Allah’ın salih kullarına olağanüstü bazı hadiseler nasip edebileceği kabul edilmiştir. Dolayısıyla mesele baştan “keramet mümkün değildir” şeklinde kurulamaz. Bununla birlikte kerametin dinen mümkün kabul edilmesi, bir kişi hakkında sonraki yüzyıllarda anlatılan her olağanüstü olayın tarihî olarak gerçekleştiğini göstermez. Bir olayın aklen veya dinen mümkün olması, onun tarih içerisinde gerçekten meydana geldiğinin delili değildir; bunun için ayrıca rivayetin kaynağı, ne zaman ortaya çıktığı ve güvenilirliği araştırılmalıdır.

Nitekim Seyyidet Nefîse hakkındaki metinlerde kullanılan ifadeler de bu ihtiyata işaret etmektedir. Olayların bir kısmı “rivayet edilir ki”, “rivayete göre” veya belirli bir müellifin “naklettiği” hadiseler şeklinde aktarılmaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi de Yahudi kızın iyileşmesi gibi bir menkıbeyi kendi adına doğrulamamakta, Sehâvî’nin aktardığı bir rivayet olarak vermektedir. Bu nedenle menkıbelerin Seyyidet Nefîse’nin yaşadığı döneme ne kadar yakın kaynaklarda bulunduğu, ilk defa ne zaman kayda geçirildiği ve hangi rivayet yollarıyla nakledildiği ayrıca incelenmelidir.

Seyyidet Nefîse etrafındaki dönüşüm ise onun hayatında gerçekleştiği ileri sürülen kerametlerle sınırlı kalmamıştır. Vefatından sonra da bereketinden faydalanılabileceği, kabrinin özel bir ziyaret ve dua mekânı olduğu, şefaatinin devam ettiği ve hatta kendisine manevî “tasarruf” nispet edildiği yönünde anlayışlar ortaya çıkmıştır. Bu noktadan itibaren mesele yalnızca “Bu keramet gerçekten yaşandı mı?” sorusu olmaktan çıkmakta, vefat etmiş bir salih kişiye hangi özelliklerin nispet edilebileceği ve onun kabriyle nasıl bir ilişki kurulabileceği meselesine dönüşmektedir.

3. Seyyidet Nefîse’nin Vefatından Sonra Oluşan Türbe ve Bereket İnancı

Seyyidet Nefîse etrafındaki anlatıların önemli bir kısmı onun hayattayken gösterdiği ileri sürülen kerametlerle ilgilidir. Ancak vefatından sonra şahsına ve kabrine gösterilen ilginin yeni bir boyut kazandığı görülmektedir. Nefîse bint Hasan hicrî 208 yılı Ramazan ayında Mısır’da vefat etmiş, kaynaklara göre eşi İshak el-Mü’temin cenazesini Medine’ye götürmek istemiştir. Mısır halkının yoğun isteği üzerine bundan vazgeçilmiş ve Nefîse, Fustat’ta yaşadığı eve defnedilmiştir. Daha sonra Mısır Valisi Ubeydullah b. Serî b. Hakem tarafından mezarının üzerine bir türbe yaptırılmıştır. Türbe sonraki yüzyıllarda Fâtımîler, Memlükler ve Osmanlılar dönemlerinde çeşitli imar faaliyetleriyle genişletilmiş ve Kahire’nin önemli ziyaret merkezlerinden biri hâline gelmiştir.

Nefîse’ye yönelik ilginin ölümünden sonra azalmadığı, aksine daha da arttığı anlaşılmaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin aktardığına göre İbn Hallikân, Mısırlıların Seyyidet Nefîse’ye büyük bir bağlılık duyduklarını ve kabrinin başında yapılan duaların kabul edildiğine inandıklarını belirtmektedir. Makrîzî ise Mısır’da duaların kabul edildiğine inanılan dört mekândan birinin Nefîse’nin türbesi olduğunu kaydetmektedir. Böylece Nefîse’nin kabri zaman içerisinde yalnızca sevilen bir Ehl-i beyt mensubunun ziyaret edildiği bir mezar olmaktan çıkarak, dua ve bereket beklentisinin yöneldiği özel bir ziyaretgâh hâline gelmiştir.

Sosyal medyada yapılan paylaşımlarda bu bereket anlayışı daha açık ifadelerle anlatılmaktadır. Seyyidet Nefîse’nin yalnızca Mısır halkı için değil, bütün müminler için bereket olduğu ileri sürülerek, “Seyyidet Nefîse’nin zamanından günümüze kadar Mısır’da bulunanlar ve bütün mü’minler için bereket olduğunu, İslâm âlimleri haber vermişlerdir” denilmektedir. Ancak burada “İslâm âlimleri” şeklindeki genel ifadenin hangi âlimleri kapsadığı metinde açık biçimde gösterilmemektedir. Bu nedenle bu iddiayı bütün İslam âlimlerinin ortak kanaati gibi değerlendirmek yerine, ilgili kaynağın kendi aktarımı olarak görmek daha ihtiyatlıdır.

Nefîse’nin bereketinin ölümünden sonra da devam ettiği düşüncesi, cenazesinin Medine’ye götürülmemesi hakkında anlatılan bir rüyayla da desteklenmektedir. Rivayete göre eşi Hz. Peygamber’i rüyasında görmüş ve kendisine, “Mısırlıları kırma! Nefîse’nin bereketi ile ora halkına rahmet iner” denilmiştir. Bunun üzerine cenazenin Medine’ye nakledilmesinden vazgeçildiği anlatılmaktadır. Bu rivayetin tarihî güvenilirliği ayrıca araştırılması gereken bir meseledir. Bununla birlikte anlatının, sonraki dönemlerde Seyyidet Nefîse’nin Mısır için ölümünden sonra da devam eden bir bereket kaynağı olarak görülmesine katkı sağladığı anlaşılmaktadır.

Burada bereket kavramının kendisinin İslam’a yabancı olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Kur’an’da bazı kişiler ve mekânlar için bereket kavramı kullanılmaktadır. Hz. Îsâ’nın, “Nerede olursam olayım O beni mübarek kıldı” dediği bildirilir (Meryem 19/31). Kâbe’nin bulunduğu Mekke için de “âlemler için bereket ve hidayet kaynağı” ifadesi kullanılır (Âl-i İmrân 3/96). Hz. Peygamber’in bazı eşyaları ve bedeninden ayrılan şeylerle sahâbenin teberrük ettiğine dair sahih rivayetler de bulunmaktadır. Dolayısıyla mesele, “İslam’da bereket veya teberrük var mıdır?” sorusundan ziyade, Hz. Peygamber hakkında sabit olan bu uygulamaların başka salih kişilere ve özellikle onların ölümünden sonraki kabirlerine hangi ölçüde uygulanabileceği meselesidir. Bu konuda âlimlerin değerlendirmeleri aynı değildir ve ihtilaflı alanlarda hükmü bu görüşler üzerinden ele almak gerekir.

Seyyidet Nefîse örneğinde dikkat çekici olan nokta, bereket düşüncesinin yalnızca bir kişiye duyulan saygı olarak kalmayıp zaman içerisinde belirli dünyevî sonuçlarla ilişkilendirilen uygulamalara dönüşmesidir. Anlatımların birinde, hastasının iyileşmesini veya bir işinin gerçekleşmesini isteyen kişinin, sevabı Seyyidet Nefîse’ye bağışlanmak üzere üç Yâsîn okumayı yahut bir koyun kesmeyi adaması tavsiye edilmekte ve ardından “Bu dileğin kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir” denilmektedir. Aynı metin, Kur’an okumanın veya koyun kesmenin Allah rızası için gerçekleştirildiğini, sevabının Seyyidet Nefîse’ye bağışlandığını ve “Onun şefaati ile Allahü teâlâ hastaya şifâ vermekte, kazayı, belâyı gidermekte, duayı kabul etmektedir” ifadelerini kullanmaktadır.

Burada anlatımın söylediğini doğru aktarmak önemlidir. Şifa verme, belayı giderme ve duayı kabul etme fiilleri doğrudan Seyyidet Nefîse’ye değil Allah’a nispet edilmektedir. Dolayısıyla bu anlayışı, “Seyyidet Nefîse’nin Allah’tan bağımsız biçimde şifa verdiğine inanılıyor” şeklinde sunmak metnin söylediğinden daha ileri gitmek olur. Metinde Nefîse’nin şefaati ve manevî makamı, Allah’ın duayı kabul etmesine veya sıkıntıyı gidermesine vesile olarak görülmektedir. Asıl tartışılması gereken nokta da bunun Kur’an, sünnet ve İslam âlimlerinin ortaya koyduğu ölçüler içerisinde nasıl değerlendirildiğidir.

Aynı şekilde bir uygulamanın “çok tecrübe edilmiş” olması da tek başına onun dinî meşruiyetini göstermez. İnsanların bir uygulamadan sonra istediklerinin gerçekleştiğini düşünmeleri, söz konusu uygulamanın Allah tarafından meşru kılındığını kanıtlayan bir dinî delil değildir. Bu nedenle Seyyidet Nefîse’ye sevap bağışlama, onun bereketini umma, şefaatini devreye sokma veya belirli dileklerin gerçekleşmesini bunlarla ilişkilendirme gibi hususların her biri kendi dinî dayanağı bakımından ayrıca incelenmelidir.

Bu noktada mesele yalnızca türbe ziyareti veya bereket kavramıyla sınırlı kalmamaktadır. Allah’a dua ederken Seyyidet Nefîse’yi vesile edinmek, onun şefaatini istemek ve belirli bir adağı onun adıyla ilişkilendirmek farklı dinî meselelerdir ve bunların tamamının aynı hüküm altında değerlendirilmesi doğru olmaz.

4. Seyyidet Nefîse’yi Vesile Edinmek, Adak ve Şefaat

Seyyidet Nefîse etrafında oluşan inançlarda bereket düşüncesinin yanında tevessül, adak ve şefaat kavramları da dikkat çekmektedir. Ancak bunların birbirinden ayrılması gerekir. Allah’a dua ederken bir kişiyi vesile edinmek, yaşayan birinden dua istemek, vefat etmiş bir kimsenin şefaatini talep etmek, sevap bağışlamak veya doğrudan o kişiden yardım istemek aynı şey değildir. Nitekim İslam âlimlerinin bu konulardaki değerlendirmeleri de uygulamanın şekline göre değişmektedir.

Elimizdeki Seyyidet Nefîse kaynaklarında tevessüle açık bir örnek bulunmaktadır. Anlatıya göre denizde gemileri su almaya başlayan bazı kişiler Seyyidet Nefîse’nin yanına geldiklerinde, “Sizi vesîle ederek Allahü teâlâya dua edip bizleri o sıkıntıdan kurtarmasını istedik” demişlerdir. Burada doğrudan Seyyidet Nefîse’den değil Allah’tan istenmekte, Nefîse Allah’a yapılan duada vesile kabul edilmektedir. Bu ayrım önemlidir.

Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve O’na yaklaşmaya vesile arayın” buyrulmaktadır (Mâide 5/35). Bununla birlikte ayetteki “vesile”nin kapsamı ve özellikle salih kişilerin zatı veya makamıyla tevessül konusu âlimler arasında farklı değerlendirilmiştir. Yaşayan bir salih kişiden dua istemenin meşruiyeti konusunda ciddi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Hz. Ömer’in kuraklık sırasında Hz. Peygamber’in amcası Abbas’tan dua istemesi bunun en bilinen örneklerinden biridir. Hz. Ömer, “Allahım! Biz Peygamberimizle sana tevessül ederdik, bize yağmur verirdin. Şimdi Peygamberimizin amcasıyla sana tevessül ediyoruz” diyerek dua etmiş ve yağmur yağmıştır (Buhârî, İstiskā, 3).

Tartışma özellikle vefat etmiş bir kişinin zatı veya makamıyla Allah’a tevessül edilmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Tevessül” maddesinde, Eş‘arî, Mâtürîdî ve sûfî âlimlerin önemli bir kısmının salih kişilerle ölümden sonra da tevessülü caiz gördüğü belirtilmektedir. Fahreddin er-Râzî, Tâceddin es-Sübkî, Teftâzânî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî, salihlerle tevessülü meşru kabul eden isimler arasında zikredilmektedir. Aynı maddede Sünnî âlimlerin çoğunluğunun Hz. Peygamber’in zatıyla vefatından sonra da tevessülü caiz gördüğü belirtilmektedir. (İslam Ansiklopedisi)

Buna karşılık İbn Teymiyye ve onu takip eden Selefî âlimler, vefat etmiş kişilerin zatı veya makamıyla tevessülü sünnetle sabit görmemiştir. Bu görüşte Hz. Ömer’in Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun kabri yanında dua istemek yerine hayatta bulunan Abbas’tan dua istemesi önemli bir delil olarak kullanılmaktadır. TDV maddesi, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ gibi isimlerin bu yaklaşımı benimsediğini aktarmaktadır. (İslam Ansiklopedisi) Dolayısıyla “Allahım, Seyyidet Nefîse’nin hürmetine bana şifa ver” şeklindeki Allah’a yönelmiş bir dua hakkında âlimler ihtilaf etmişken, bunu doğrudan “Ey Seyyidet Nefîse, bana şifa ver” şeklindeki hitapla aynı hüküm altında değerlendirmek doğru değildir.

Seyyidet Nefîse ile ilgili kaynaklarda bir başka mesele adak olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastasının iyileşmesini veya bir işinin gerçekleşmesini isteyen kişinin, “Hastam iyi olursa veya şu işim hâsıl olursa, sevabı Seyyidet Nefîse hazretlerine olmak üzere, Allah rızası için üç Yâsîn okumak veya bir koyun kesmek nezrim olsun” demesi tavsiye edilmekte ve bu şekilde yapılan dileklerin kabul olduğunun “çok tecrübe edildiği” ileri sürülmektedir.

Burada metnin kendi açıklamasını doğru aktarmak gerekir. Kurbanın Seyyidet Nefîse adına değil Allah rızası için kesildiği, sevabının ise ona bağışlandığı söylenmektedir. Dolayısıyla bunu doğrudan “Nefîse adına kurban kesmek” şeklinde aktarmak doğru olmaz. Bununla birlikte Hz. Peygamber, adakta bulunmayı yasaklayarak “Adak, kaderden hiçbir şeyi geri çevirmez. Ancak onunla cimrinin malından bir şey çıkarılır” buyurmuştur (Müslim, Nezir, 2; Buhârî, Kader, 6). Diğer taraftan “Kim Allah’a itaat etmeyi adarsa O’na itaat etsin” buyurarak yapılmış geçerli bir adağın yerine getirilmesini emretmiştir (Buhârî, Eymân ve’n-nüzûr, 28). Bu iki hadis birlikte değerlendirildiğinde, bir adağın yerine getirilmesinin gerekli olmasıyla adakta bulunmanın tavsiye edilmesinin farklı meseleler olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen Seyyidet Nefîse ile ilgili anlatılarda, hastanın iyileşmesi veya bir işin gerçekleşmesi için belirli bir adak usulü tavsiye edilmekte ve bunun “çok tecrübe edildiği” ileri sürülmektedir. Dolayısıyla burada tartışılması gereken mesele yalnızca sevabın ölmüş bir kişiye bağışlanması değil, Hz. Peygamber’in sakındırdığı şartlı adak uygulamasının, belirli bir velinin manevî makamıyla ilişkilendirilerek dileklerin gerçekleşmesine yönelik özel ve etkili bir yöntem gibi sunulmasıdır.

Ayrıca bir uygulamanın “çok tecrübe edilmiş” olması onun dinen meşru olduğunun delili sayılamaz. Bir kişinin belirli bir uygulamadan sonra hastasının iyileştiğini veya dileğinin gerçekleştiğini görmesi, bu iki olay arasında dinî olarak geçerli bir sebep-sonuç ilişkisi bulunduğunu göstermez. Dindeki ibadet ve uygulamaların meşruiyeti kişisel tecrübeden değil, dinî delillerden hareketle değerlendirilir.

Konunun üçüncü boyutunu şefaat oluşturmaktadır. Seyyidet Nefîse hakkındaki kaynakta, “Onun şefaati ile Allahü teâlâ hastaya şifâ vermekte, kazayı, belâyı gidermekte, duayı kabul etmektedir” denilmektedir. Burada şifa verme ve belayı giderme doğrudan Seyyidet Nefîse’ye değil Allah’a nispet edilmektedir. Nefîse ise şefaatçi konumuna yerleştirilmektedir. Bu nedenle tartışma, Allah’ın dışında bağımsız bir şifa gücü isnadından ziyade, vefat etmiş bir salih kişinin dünyadaki hastalık, bela ve dileklerin giderilmesinde şefaatçi kabul edilmesinin dayanağı üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Kur’an şefaati Allah’ın hâkimiyetine bağlar: “De ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir” (Zümer 39/44). Allah’ın izin verdiği kimseler dışında hiç kimsenin şefaat edemeyeceği de bildirilmiştir (Bakara 2/255; Tâhâ 20/109; Sebe’ 34/23). TDV İslâm Ansiklopedisi şefaati terim olarak esasen kıyamet gününde Allah’ın izin verdiği peygamber ve salih kulların müminler için Allah katında niyazda bulunması şeklinde tanımlamaktadır. Yaşayan salih kişilerden dünyevî ihtiyaçlar için dua istenmesinin caiz olduğu konusunda âlimlerin ittifak ettiği, fakat vefat etmiş kişilerden şefaat istemenin ihtilaflı olduğu belirtilmektedir.(İslam Ansiklopedisi)

Bu konuda da iki farklı yaklaşım vardır. TDV’nin aktardığına göre Tâceddin es-Sübkî, İbn Hacer ve sûfî gelenekteki bazı âlimler, Hz. Peygamber’den veya salih kişilerden ölümden sonra da şefaat talep edilmesini meşru görmüşlerdir. Bu yaklaşımda velinin kendisinden bağımsız bir güç beklenmediği, onun Allah katındaki makamından dolayı şefaatinin talep edildiği ifade edilmektedir. Buna karşılık İbn Teymiyye ve onu takip eden Selefî âlimler, ölüden şefaat istemenin ilk dönem Müslümanlarının uygulamasında bulunmadığını ve bunun Allah’tan başkasına yönelen dua biçimine dönüşebileceğini savunmuşlardır. (İslam Ansiklopedisi)

Dolayısıyla Seyyidet Nefîse hakkındaki uygulamaları değerlendirirken tevessül ile doğrudan yardım istemeyi, Allah’tan şefaat nasip etmesini istemekle ölüye hitap ederek şefaat talep etmeyi ve Allah için yapılan bir adağı bir velinin adıyla özel bir sonuç elde etme yöntemi hâline getirmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Bu ayrımlar yapılmadığında, âlimler arasında gerçekten ihtilaf bulunan meselelerle tevhid açısından çok daha ağır biçimde eleştirilen uygulamalar birbirine karışmaktadır.

Seyyidet Nefîse etrafındaki anlatılarda tartışma bununla da sınırlı kalmamaktadır. Bazı kaynaklarda onun vefatından sonra da dünyada “tasarruf” sahibi olduğu yönünde ifadeler bulunmaktadır. Nitekim Şa‘rânî’ye nispet edilen, “Ehl-i beyt içinde tasarrufu en fazla olanı, hazret-i Nefîse’dir” sözü bu açıdan özellikle dikkat çekicidir. Eğer burada kastedilen, vefat etmiş bir velinin insanların durumlarından haberdar olması, yardım taleplerine yetişmesi veya dünyadaki olaylarda manevî etkide bulunabilmesi ise mesele tevessül ve şefaat tartışmasının ötesine geçmektedir.

5. Vefat Eden Velilerin “Tasarrufu” ve Ölüden Yardım İsteme Meselesi

Seyyidet Nefîse etrafında oluşan anlatılarda tevessül, şefaat ve bereket düşüncesinin yanında daha ileri bir kavramla da karşılaşılmaktadır: tasarruf. Elimizdeki kaynaklardan birinde Abdülvehhâb Şa‘rânî’ye nispet edilen, “Ehl-i beyt içinde tasarrufu en fazla olanı, hazret-i Nefîse’dir” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade önemlidir. Çünkü “tasarruf” ile neyin kastedildiğine bağlı olarak mesele, yaşayan salih bir insandan dua istemekten veya bir kişiyi Allah’a yapılan duada vesile edinmekten farklı bir noktaya taşınmaktadır.

Tasavvuf literatüründe “tasarruf” kelimesi farklı anlamlarda kullanılmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Keramet” maddesinde tasarrufun, tasavvufta kerametle bağlantılı şekilde kullanıldığı; bazı sûfî anlayışlarda velilere olağanüstü etkiler nispet edildiği belirtilmektedir. Bununla birlikte aynı maddede, büyük sûfîlerin kerametin ve keramet sahibi velilerin abartılmaması gerektiği yönündeki uyarılarına da yer verilir. Cüneyd-i Bağdâdî’nin kerameti manevî yolculukta bir perde olarak değerlendirdiği, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin ise sahip olduğu olağanüstü gücü kullanmayıp tasarrufta bulunmayan velileri, tasarrufta bulunanlardan daha üstün gördüğü aktarılmaktadır. (İslam Ansiklopedisi) Dolayısıyla tasavvuf geleneğinin kendi içinde bile keramet ve tasarruf konusunda sınırsız bir yaklaşım bulunduğunu söylemek mümkün değildir.

Seyyidet Nefîse’ye nispet edilen tasarrufun, onun vefatından sonra da insanların sıkıntılarından haberdar olması, kendisine yönelenlerin yardımına yetişmesi veya dünyadaki olaylara manevî biçimde müdahale etmesi anlamında kullanılması hâlinde başka sorular ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki, ölülerin işitmesi ile ölülerin yardım taleplerine cevap verebilmesi arasındaki farktır. Sahih hadislerde Hz. Peygamber’in Bedir’de öldürülen müşriklere hitap ettiği ve onların söylenenleri işittiklerini bildirdiği rivayet edilmektedir (Buhârî, Megāzî, 8; Müslim, Cennet, 76-77). Bu ve benzeri rivayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda âlimler farklı görüşler ortaya koymuştur. Bu nedenle “ölüler hiçbir şekilde işitmez” şeklinde genel bir hüküm vermek bütün görüşleri yansıtmaz.

Ancak bir ölünün Allah’ın dilediği belirli durumlarda kendisine söylenenleri işitebilmesi ile dünyanın farklı yerlerinde kendisine seslenen insanların tamamını işitmesi, onların ihtiyaçlarını bilmesi ve yardım taleplerine karşılık verebilmesi aynı iddia değildir. Birinci mesele kabir hayatının mahiyetiyle ilgiliyken, ikinci iddia vefat etmiş kişiye çok daha geniş bir bilgi ve etki alanı nispet etmektedir. Dolayısıyla ölülerin işitmesi hakkındaki rivayetleri, tek başına velilerin ölümden sonra insanların yardım çağrılarını duyup bunlara cevap verebildiğinin delili olarak göstermek mümkün değildir.

Kur’an gayb bilgisini esas itibarıyla Allah’a nispet eder: “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez” (Neml 27/65). Allah’ın seçtiği peygamberlere dilediği miktarda gaybdan bilgi verebileceği de ayrıca bildirilmiştir (Cin 72/26-27). Bu sebeple vefat etmiş bir velinin kilometrelerce uzaktaki insanların durumlarından haberdar olduğu, aynı anda birçok kişinin çağrısını bildiği veya dünyadaki olayları takip ettiği ileri sürüldüğünde, bu yetkinin hangi dinî delile dayandığının sorulması gerekir.

Benzer bir ölçü fayda ve zarar verme konusunda da görülmektedir. Kur’an Hz. Peygamber’e, “De ki: Allah’ın dilediği dışında kendim için ne bir faydaya ne de bir zarara gücüm yeter. Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı” demesini emretmektedir (A‘râf 7/188). Başka bir ayette, “De ki: Ben size ne zarar verme ne de doğru yola iletme gücüne sahibim” buyrulmaktadır (Cin 72/21). Burada doğrudan Allah’tan bağımsız ve mutlak bir tasarruf iddiasının Kur’an’ın çizdiği peygamber tasavvuruyla dahi bağdaşmadığı açıkça görülmektedir.

Bu noktada sık kullanılan “Allah’ın izniyle” ifadesi önem kazanmaktadır. Velilerin tasarrufunu savunanların önemli bir kısmı, onların Allah’tan bağımsız bir güç sahibi olduğunu değil, Allah’ın verdiği imkânla hareket ettiklerini söylemektedir. Ancak tartışma bununla sona ermez. Çünkü bir kişiye Allah’ın ölümünden sonra böyle bir yetki verdiğini hangi delille bildiğimiz sorusu devam etmektedir. “Allah’ın izniyle” ifadesi kendi başına bir iddiayı doğrulayan dinî delil değildir. Öncelikle Allah’ın söz konusu kişiye böyle bir imkân verdiğini gösteren bir dayanağın bulunması gerekir.

Bu tartışmanın bir sonraki basamağı, vefat etmiş kişilerden doğrudan yardım isteme, klasik literatürde yaygın ifadelerden biriyle “istiğāse” meselesidir. Burada önceki bölümde ele alınan tevessülden farklı bir durum ortaya çıkmaktadır. “Allahım, falanca salih kulunun hürmetine bana yardım et” diyen kişi isteğini Allah’a yöneltmektedir. Buna karşılık, “Ey falanca, beni kurtar, hastalığımı gider, çocuğumu koru, imdadıma yetiş” şeklinde hitap edildiğinde talep doğrudan vefat etmiş kişiye yönelmektedir. Bu iki uygulamanın aynı olmadığı konusunda ayrım yapmak gerekir.

Kur’an’da dua Allah’a yöneltilmektedir: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, size karşılık vereyim” (Mü’min 40/60). “Mescidler Allah’ındır. Allah ile beraber hiç kimseye dua etmeyin” buyrulmaktadır (Cin 72/18). Yine, “Allah’ı bırakıp da sana fayda veya zarar veremeyecek şeylere yalvarma” denilmekte (Yûnus 10/106), Allah dışında kendilerine dua edilenlerin çağrılara cevap veremeyecekleri bildirilmektedir (Ahkāf 46/5). Bununla birlikte bu ayetlerin velilerden istiğāse uygulamasına nasıl uygulanacağı konusunda İslam tarihinde farklı değerlendirmeler ortaya çıkmıştır.

Örneğin İbn Teymiyye, kabir ziyareti, tevessül ve özellikle istiğāse konusunda sûfî çevrelerde ortaya çıkan bazı uygulamalara sert şekilde karşı çıkmış ve bunların bir kısmını bid‘at, bir kısmını ise şirk kapsamında değerlendirmiştir. Bu konuya özel olarak el-İstiġāse adlı bir eser de kaleme almıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi de onun özellikle kabirler, yatırlardan yardım isteme, tevessül ve şefaat etrafındaki bazı uygulamaları bid‘at ve hatta şirk olarak gördüğünü belirtmektedir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Buna karşılık aynı konuda daha geniş yaklaşımı benimseyen âlimler de olmuştur. Örneğin Yûsuf b. İsmâil en-Nebhânî, Şevâhidü’l-hak fi’l-istiġāse bi-seyyidi’l-halk adlı eserini Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret ederek onun maneviyatından yardım istemenin cevazını savunmak amacıyla yazmış ve özellikle İbn Teymiyye’nin bu konudaki görüşlerini eleştirmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Dolayısıyla tarih boyunca istiğāse konusunda tek bir görüşün bulunduğunu söylemek doğru değildir.

Ancak iki yaklaşım arasındaki tartışmanın merkezinde önemli bir soru bulunmaktadır: Vefat etmiş kişiden tam olarak ne istenmektedir ve o kişinin bunu hangi şekilde gerçekleştirebileceğine inanılmaktadır? Bir kişi, veliyi yalnızca Allah’ın yaratacağı sonucun vesilesi olarak gördüğünü ifade ederken başka biri onun dünyanın uzak yerlerindeki çağrıları duyduğuna, ihtiyaçları bildiğine ve olaylara müdahale edebildiğine inanabilir. Bu iki tasavvur aynı değildir. Bu nedenle yalnızca “meded”, “yetiş” veya “imdat” kelimelerine bakmak yerine, bu ifadelerin arkasında vefat etmiş kişiye hangi bilgi ve tasarruf yetkisinin nispet edildiğine bakmak gerekir.

Seyyidet Nefîse hakkındaki metinlerde bu tartışmayı önemli hâle getiren de budur. Bir taraftan onun şefaatiyle Allah’ın şifa verdiği, belayı giderdiği ve duaları kabul ettiği ifade edilmekte; diğer taraftan kendisinin Ehl-i beyt içerisinde “tasarrufu en fazla olan” kişi olduğu ileri sürülmektedir. Eğer “tasarruf” yalnızca kerametin bir başka ifadesi olarak kullanılıyorsa değerlendirme başka, vefatından sonra insanların yardımına yetişmesini sağlayan sürekli bir manevî yetki anlamında kullanılıyorsa değerlendirme başkadır. Bu nedenle kavrama anlam yüklemeden önce onu kullanan kaynakların ne kastettiğinin belirlenmesi gerekir.

Tasavvuf geleneğinin kendi içerisindeki uyarılar da burada dikkate değerdir. TDV’nin “Keramet” maddesinde, halkın zaman zaman keramet sahibi velinin “ilâhî bir güce dayanarak istediği her şeyi yapabileceği” düşüncesine yöneldiği, ancak büyük sûfîlerin bu anlayışı yanlış buldukları ve kerametlerin abartılmaması gerektiğini vurguladıkları belirtilmektedir. Aynı maddede, velinin tabiat üzerinde geniş bir tasarrufa sahip olduğu şeklindeki keramet anlatılarının ilmî dayanağı konusunda ciddi eleştiriler de aktarılmaktadır. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Böylece eleştiri yalnızca tasavvufun dışından değil, tasavvuf geleneğinin kendi içerisinden de görülebilmektedir.

Bu bölüm açısından Seyyidet Nefîse’nin şahsı hakkında doğrudan hüküm vermek yerine şu ayrımı korumak daha sağlıklıdır: Seyyidet Nefîse’nin saliha bir kişi olduğuna inanmak başka, Allah’ın ona vefatından sonra insanların çağrılarını duyma, ihtiyaçlarını bilme ve dünya olaylarında sürekli tasarrufta bulunma yetkisi verdiğini kabul etmek başka bir iddiadır. İkinci iddia, ayrıca dinî delil gerektirmektedir.

Seyyidet Nefîse’nin türbesinde zamanla ortaya çıkan bazı uygulamaların klasik âlimlerin dikkatini çekmiş olması da bu tartışmanın tarihî açıdan yalnızca teorik kalmadığını göstermektedir. Ancak Zehebî ve Yâfiî’nin bu türbe hakkında ne söylediklerini burada tekrar etmek yerine, onların ifadelerini bağlamlarıyla birlikte bir sonraki bölümde ayrı olarak ele almak daha doğru olacaktır. Böylece hangi davranışların eleştirildiği ve bu eleştirilerin hangi noktada bid‘at veya şirk değerlendirmesine ulaştığı daha açık biçimde görülebilecektir.

6. Seyyidet Nefîse Türbesindeki Uygulamalara Âlimlerin Eleştirileri

Seyyidet Nefîse’nin vefatından sonra kabrinin önemli bir ziyaret merkezine dönüşmesi ve burada yapılan duaların kabul edildiğine yönelik inancın yaygınlaşması, klasik kaynaklarda da dikkat çekmiştir. TDV İslâm Ansiklopedisi bu konuda özellikle Zehebî ve Yâfiî’nin aktarımlarını zikretmektedir. Ancak bu aşamada ikinci el özetlerle yetinmek yerine, ulaşılabilen asıl metinlere bakmak daha sağlıklı olacaktır. Nitekim Zehebî’nin Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ adlı eserindeki ifadeleri, türbe etrafında ortaya çıkan bazı uygulamalar konusunda oldukça açıktır. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Zehebî, Seyyidet Nefîse’yi önce “değerli, saliha hanım” olarak tanıtmakta, onun Hz. Hasan’ın soyundan geldiğini ve Mısır’da vefat ettiğini belirtmektedir. Ardından Nefîse’nin kendisi hakkında değil, bazı Mısırlıların ona yönelik davranışları hakkında sert bir eleştiride bulunmaktadır. Zehebî’nin ifadesine göre bazı kimselerin Nefîse hakkındaki inançları “tasviri aşacak” dereceye ulaşmış, bunun içerisinde şirk unsurları ortaya çıkmış, hatta ona secde eden ve kendisinden bağışlanma isteyenler olmuştur. Zehebî bu uygulamaları açık biçimde eleştirmektedir (Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, X, 106-107). (islamweb.net)

Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Zehebî, Seyyidet Nefîse’nin salih oluşunu reddetmemekte, aksine onu saliha bir kadın olarak tanıtmaktadır. Eleştirdiği şey Nefîse’nin şahsı değil, vefatından sonra bazı insanların ona yönelttiği uygulamalardır. Bu nedenle meseleyi “Seyyidet Nefîse’ye saygı gösterenler” ile “ona karşı çıkanlar” şeklinde kurmak doğru değildir. Aynı âlim, hem onun saliha bir Ehl-i beyt mensubu olduğunu kabul etmekte hem de türbesi etrafında şirk olarak gördüğü davranışlara karşı çıkabilmektedir.

Zehebî’nin verdiği örnekler aynı zamanda hangi noktada eleştirinin ağırlaştığını da göstermektedir. Burada yalnızca mezarı ziyaret etmekten veya mezarın yanında Allah’a dua etmekten söz edilmemektedir. Zehebî’nin açıkça zikrettiği davranışlar arasında Seyyidet Nefîse’ye secde edilmesi ve kendisinden bağışlanma istenmesi bulunmaktadır. (islamweb.net) Dolayısıyla Zehebî’nin “şirk” değerlendirmesini, ihtilaflı tevessül veya teberrük meselelerine otomatik biçimde taşımak doğru olmaz. Onun kendi metninde eleştirdiği uygulamaları olduğu şekliyle aktarmak daha isabetlidir.

Zehebî’nin metninde dikkat çekici başka bir ayrıntı daha bulunmaktadır. O, türbedeki aşırılıkları eleştirdikten sonra Seyyidet Nefîse’nin saliha ve âbid bir kadın olduğunun rivayet edildiğini belirtmekte; ayrıca onun kabri başında dua edilmesinin kabul gördüğüne dair bir kanaati de aktarmaktadır. Ancak bunu yalnızca Nefîse’nin kabrine özgü bir özellik olarak sunmamakta; peygamberlerin ve salihlerin kabirlerinde, mescitlerde, Arafat ve Müzdelife’de, seferde, namazda, seher vaktinde ve daha başka durumlarda dua edilebileceğini ifade etmektedir. (islamweb.net) Bu da Zehebî’nin kabir başında Allah’a dua etmek ile kabirde yatana dua etmek arasında ayrım yaptığını göstermesi açısından önemlidir.

Yâfiî konusunda ise daha dikkatli olmak gerekir. TDV maddesi Yâfiî’nin Seyyidet Nefîse’nin türbesindeki bazı uygunsuzluklara dikkat çektiğini söylemektedir. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Ancak ulaşabildiğimiz Mir’âtü’l-cenân metninde Yâfiî’nin aktardığı ifade bundan daha sınırlıdır. Yâfiî, Seyyidet Nefîse’yi saliha bir kadın olarak tanıtmakta, kabrinin meşhur bir ziyaret yeri olduğunu ve burada duanın kabul edildiğinin söylendiğini aktarmaktadır. Ardından türbeyi kendisinin de ziyaret ettiğini ve orada çok sayıda erkek, kadın, sağlıklı ve kör insan gördüğünü belirtmektedir. (Ahlulbayt Library)

Ulaşılabilen bu pasajda Yâfiî, gördüğü kişilerin hangi davranışlarını “şirk”, “bid‘at” veya “uygunsuzluk” olarak değerlendirdiğini açık biçimde söylememektedir. Bu nedenle yalnızca bu metne dayanarak, “Yâfiî türbedeki belirli uygulamaları şirk olarak nitelendirmiştir” demek doğru olmaz. TDV’nin “uygunsuz hareketler” şeklindeki özetinin hangi başka pasaj veya nüshaya dayandığını ayrıca araştırmak gerekir. Burada kaynakların söylediğinden daha ileri gitmemek daha güvenilir bir yöntemdir. (Ahlulbayt Library)

Seyyidet Nefîse’nin türbesinin zaman içinde özel bir dua merkezi olarak görülmeye başladığı ise başka klasik kaynaklardan da anlaşılmaktadır. TDV’nin aktardığına göre İbn Hallikân, Mısırlıların onun kabrinin yanında yapılan duaların kabul edildiğine inandıklarını, Makrîzî ise Mısır’da duaların kabul edildiğine inanılan dört mekândan birinin Nefîse’nin türbesi olduğunu kaydetmektedir. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Böylece tarih boyunca bir tarafta onun kabrini ziyaret etmeyi ve orada Allah’a dua etmeyi meşru gören bir anlayış bulunurken, diğer tarafta türbede ortaya çıkan bazı aşırılıklara karşı ciddi eleştirilerin de bulunduğu görülmektedir.

Bu ayrım Hz. Peygamber’in kabir ziyaretiyle ilgili hadisleri açısından da önemlidir. Hz. Peygamber kabir ziyaretine izin vermiş ve bunun âhireti hatırlattığını belirtmiştir (Müslim, Cenâiz, 106; Tirmizî, Cenâiz, 60). Hz. Âişe’ye de kabirleri ziyaret ettiğinde kabir ehline selam vermesini ve onlar için Allah’tan bağışlanma dilemesini öğretmiştir (Müslim, Cenâiz, 103). Buradaki örnekte ziyaret eden kişi ölü için Allah’a dua etmektedir; ölüden bağışlanma veya yardım istememektedir.

Kabirleri ibadet merkezlerine dönüştürme konusunda ise hadislerde ayrıca uyarılar bulunmaktadır. Hz. Peygamber, peygamberlerinin ve salihlerinin kabirlerini mescid edinen önceki topluluklardan söz ederek ümmetini bundan sakındırmıştır (Buhârî, Salât, 48; Müslim, Mesâcid, 16). Yine, “Allah yahudilere ve hıristiyanlara lânet etsin; peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler” buyurmuştur (Buhârî, Cenâiz, 96; Müslim, Mesâcid, 19). Âlimler bu hadislerin hangi uygulamaları kapsadığı konusunda ayrıntılı açıklamalar yapmış olmakla birlikte, salih kişilere duyulan saygının ibadet biçimlerine dönüşmemesi konusunda belirgin bir hassasiyet bulunduğu görülmektedir.

Seyyidet Nefîse örneğinde bu ayrımları korumak özellikle önemlidir. Kabri ziyaret etmek, onun için Allah’a dua etmek, kabir yanında Allah’a dua etmek, onu Allah’a yapılan duada vesile edinmek, ondan şefaat istemek, kendisine doğrudan yardım çağrısında bulunmak, bağışlanma istemek veya ona secde etmek aynı davranışlar değildir. Bunların bazıları hakkında âlimler arasında ihtilaf bulunurken, Zehebî’nin açıkça kaydettiği secde ve bağışlanma isteme gibi davranışlar çok daha ağır bir tevhid eleştirisinin konusu olmuştur. (islamweb.net)

Bu sebeple Seyyidet Nefîse’nin türbesi etrafında oluşan bütün uygulamaları tek bir hüküm altında toplamak yerine, hangi davranışın hangi âlim tarafından nasıl değerlendirildiğini ayrı ayrı göstermek daha isabetlidir. Elimizdeki asıl metin özellikle Zehebî açısından bunu oldukça net biçimde ortaya koymaktadır: Seyyidet Nefîse’nin salihliğini kabul etmek başka, ona secde etmek veya kendisinden bağışlanma istemek başka bir meseledir.

Bu tarihî örnek aynı zamanda daha genel bir noktaya işaret etmektedir. Bir salih kişiye duyulan sevgi ve saygı zaman içerisinde onun kabri çevresinde yeni uygulamalara dönüşebilir. Ancak bu uygulamaların dinî hükmü, sevilen kişinin makamından değil, Kur’an, sünnet ve âlimlerin ortaya koyduğu ölçülerden hareketle değerlendirilmelidir. Seyyidet Nefîse’nin şahsıyla vefatından sonra onun etrafında gelişen inanç ve uygulamaları birbirinden ayırmanın önemi de tam burada ortaya çıkmaktadır.

7. Seyyidet Nefîse’yi Sevmek ile Onun Etrafında Oluşan İnançları Birbirinden Ayırmak

Seyyidet Nefîse hakkında yapılan değerlendirmede üç ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekir: onun tarihî şahsiyeti, kendisine nispet edilen menkıbelerin güvenilirliği ve vefatından sonra etrafında oluşan uygulamaların dinî hükmü. Kaynakların ortaya koyduğu kadarıyla Nefîse bint Hasan, zühdü ve ibadetiyle tanınan, büyük saygı gören bir Ehl-i beyt mensubudur. Onun etrafında sonradan gelişen bazı inançların eleştirilmesi, Seyyidet Nefîse’nin şahsını veya Ehl-i beyte duyulan sevgiyi hedef almak anlamına gelmez.

Ancak bir kişinin salih olması, onun hakkında anlatılan her menkıbenin doğru veya adına yapılan her uygulamanın dinen meşru olduğunu göstermez. Nitekim sonraki yüzyıllarda Seyyidet Nefîse etrafında keramet anlatıları, bereket beklentileri, tevessül ve şefaat uygulamaları, adaklar ve ölümünden sonra devam ettiği ileri sürülen “tasarruf” anlayışı ortaya çıkmıştır. Bunların her biri kendi kaynağı ve dinî dayanağı üzerinden değerlendirilmelidir.

İlgili Makaleler

1.     Şeytanın Yazdırdığı İlim: Havas

2.     Ledün İlmi ve Havasçıların Gaybı Bilmesi

3.     Yıldızname Açtırmak ve Bakım Yaptırmak Doğru mu?

4.     Şeytanın Başyapıtı: Şemsü’l-Maârif Kitabı

5.     Hâl İlmi Anlayışı ve Problemleri

Sorular

1. Seyyidet Nefîse kimdir?

Seyyidet Nefîse, 762 yılında Mekke’de doğmuş, Hz. Hasan’ın soyundan gelen bir Ehl-i beyt mensubudur. İbadeti, zühdü ve dinî bilgisiyle tanınmış, 824 yılında Mısır’da vefat etmiştir.

2. Seyyidet Nefîse’nin kerametleri gerçek mi?

Kaynaklarda onun abdest suyuyla yürüyemeyen bir kızı iyileştirdiği, Nil Nehri’nin suyunu yükselttiği ve esir bir gencin kurtuluşuna vesile olduğu anlatılmaktadır. Ancak bunlar menkıbe olarak nakledilmektedir. Gerçekten yaşandıklarının kabul edilebilmesi için rivayetlerin tarihî güvenilirliğinin ayrıca ortaya konulması gerekir.

3. Seyyidet Nefîse’nin türbesinde dua etmek caiz midir?

Kabir ziyareti ve ölüler için Allah’a dua etmek sünnette yer almaktadır. Ancak kabir yanında yapılan duaların özel olarak kabul edileceğine inanmak, vefat etmiş kişiyi vesile edinmek veya doğrudan ondan yardım istemek farklı meselelerdir. Bunların bir kısmı İslam âlimleri arasında ihtilaflıdır.

4. Seyyidet Nefîse’nin hürmetine Allah’tan yardım istemek şirk midir?

Vefat etmiş salih kişilerin hürmetine Allah’a dua etmek konusunda âlimler farklı görüşler ortaya koymuştur. Tâceddin es-Sübkî gibi âlimler bu tür tevessülü meşru görürken İbn Teymiyye bunu sünnetle sabit kabul etmemiştir. Dolayısıyla ihtilaflı tevessül meselesini doğrudan ölüden yardım istemekle aynı değerlendirmek doğru değildir.

5. Seyyidet Nefîse için adak adamak doğru mudur?

Allah rızası için yapılan bir ibadetin sevabını Seyyidet Nefîse’ye bağışlamakla, onun manevî makamını dileklerin gerçekleşmesini sağlayan özel bir adak yöntemine dönüştürmek farklıdır. Hz. Peygamber, adağın kaderi değiştirmediğini belirterek adakta bulunmaktan sakındırmıştır (Müslim, Nezir, 2). Bu nedenle adak, hastalıkları iyileştirecek veya dilekleri gerçekleştirecek özel bir yöntem olarak sunulmamalıdır.

6. Vefat etmiş veliler insanlara yardım edebilir mi?

Vefat etmiş velilerin insanların çağrılarını duyabildiği, ihtiyaçlarını bildiği ve dünyadaki olaylara müdahale edebildiği iddiaları İslam âlimleri arasında tartışılmıştır. İbn Teymiyye gibi âlimler ölülerden doğrudan yardım istemeyi ağır biçimde eleştirirken bazı sûfî âlimler farklı değerlendirmelerde bulunmuştur. Bir veliye ölümünden sonra böyle bir yetki verildiği iddiasının ayrıca dinî delile dayanması gerekir.

 

 

Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.

Herhangi bir şey arayın...